Today's Messages (off)
| Unanswered Messages (on)
| Forum: Genel Tartışmalar |
|---|
| Topic: Forum Güncellemesi |
|---|
| | Topic: Riba/Katlayarak Artırma,Kapitalist Sistem ve Sömürüdür |
|---|
| Riba/Katlayarak Artırma,Kapitalist Sistem ve Sömürüdür [message #56176] |
Cum, 05 Mart 2010 11:35 |
|
Riba; Qoranın Kapitalizme verdiği isimdir..
Cahil Moslemler bunu 1400 yıldır tefecilik olarak algılamışlardır..
Asıl tefecilik,sömürü ve Riba olan Kapitalist Sistem'e ise boyun eğmişlerdir..
Riba Maammedin Kuranında faiz olarak geçer..
Kutsal Ruh'un Qoranında ise Kapitalist sömürü olarak geçer..
Yani fakir ve sömürü altnda ezilen mağdur bir vatandaşımız durumunu iyileştirmek için veya ihtiyacı olan birşeyi almak için yahutta başka bir işe girmek için faiz ile sermaye alması yasaktır..
Yani vatandaş faiz ile kredi alamasın..
Batsın iflas etsin...
Ama kapitalist sisteme boyun eğsin..
Karşı koyarsa anarşist olsun..
İtaat etmediği için kötü olsun suçlu olsun asi olsun...
İşte bizim lanetli din adamlarımızın fetva-i ahvalleri..
Ama Kapitalizm sonuna kadar serbesttir..
İktidar köpekliğide serbesttir.
Amerikan besili Hoca efendilerin uşaklığını yapmakta serbesttir..
Yeşil sermaye kutsaldır..
Keriz Fenerleri ile milletin kanını emmekte kutsaldır..
Asıl domuzlar bu lanetli dinci/hocaefendilerdir..
Bunların saçmalıklarına kanmak ise domuz eti ve leş yemek demektir...
İsa İncilde Din Bilginlerine misal veriyor..Diyorki:
28 "Ama şuna ne dersiniz? Bir adamın iki oğlu vardı. Adam birincisine gidip, 'Oğlum, git bugün bağda çalış' dedi.
29 "Oğlu, 'Gitmem!' dedi. Ama sonra pişman olup gitti.
30 "Adam ikinci oğluna gidip aynı şeyi söyledi. O, 'Olur, efendim' dedi, ama gitmedi.
31 "İkisinden hangisi babasının isteğini yerine getirmiş oldu?" "Birincisi" diye karşılık verdiler. İsa da onlara, "Size doğrusunu söyleyeyim, vergi görevlileriyle fahişeler, Tanrı'nın Egemenliği'ne sizden önce giriyorlar" dedi.
32 "Yahya size doğruluk yolunu göstermeye geldi, ona inanmadınız. Oysa vergi görevlileriyle fahişeler ona inandılar. Siz bunu gördükten sonra bile pişman olup ona inanmadınız."
Bunlarda Tanrının Yasasını sahiplenirler..
Yasaya uyduklarını söylerler..Ama zerre kadar uymazlar..
Bu ikiyüzlü domuzlara lanet olsun..
Riba Karun yasasıdır..
Riba fil ordusudur..
Bize düşen ebabil kuşu olmaktır..
Riba yemek;bunlara itaat etmek demektir.
Qoranda Firavn a itaat edenlere fasık denir..
Bunlarda yoldan çıkmış oldukları için onlara itaat ederler..
NİSA 29 Ya Eyman edenler! Birbirinizin malını haksızlık ve hile ile yemeyin; karşılıklı rıza ile yapılan ticaret olursa başka...
Ellah sosyalistic bir ekonomik yapıyı bize öneriyor..
Karşılıklı rıza ile yapılan ticaret ile kastedilen herkesin razı olduğu/mutlu olduğu/adil bir biçimde yaşadığı bir ekonomic sistematik ve düzendir...
Kim kapito düzende razı ve mutlu ki...
Ülkedeki paranın çoğunluğu zengin köpeklerin elinde..
İnsanlar açlıktan ölüyor.
Ev yapıyorlar yasadışı diye evleri yıkılıyor..
İşe giriyorlar karın tokluğuna köle gibi çalıştırıyorlar.
Benim mazlum ezilen vatandaşımın bir aylığı onların karılarının,kızlarının,bebelerinin bir günlük harçlığı...
Ne zamana kadar ebabil kuşu olup bu lanetli fil ordusunu yokederek midelerimizdeki ateşi söndürücez..
Yediğimiz her lokma karnımıza bir ateş gibi düşüyor..
Matbaa yasaklayan mübarek Osmanlı açlıktan ekmek çalan kişinin elini kesiyorlardı...
Maammedin Kuranıda hırsızlık yapanın elini kesmemizi öğütlüyor..
Asıl hırsızlar Kapitalistlerdir..
Kutsal Ruh bana fısıldayarak/vahyederek diyorki hırsızların/Kapitalistlerin elini ancak onlara karşı savaş verip Sosyaliztich bir düzen yaratarak kesebilirsiniz..
Ribaya/Kapitalist Sisteme boyun eğerek yalnızca karnımıza ateş dolduruyoruz..
BAKARA 275 riba yiyenler, şeytanın çarptığı kimse gibi ayağa kalkarlar. bu, onların, "riba alışveriş gibidir," demelerinden ötürüdür. halbuki allah alışverişi helal, ribayı ise haram kıldı.
Kapitolar şeytanın çarptığı bir kimse gibi ayağa kalktılar/yükseldiler...
Ve tıpkı iblisin çarptığı kimse gibi sömürdüler...
Kapitolar derki biz kendi hakkımızla zenginiz...
Bu zenginliği meşru alışverişlerle kazandık..
Yani bizim zenginliğimiz bizim ticari hakkımızdır..
diyorlar..
Yani Riba;meşru alışverişe uygundur diyorlar..
Bu kuranda riba tıpkı alışveriş gibidir demeleri şeklinde geçiyor..
Yani gapitolar aynen şöyle diyorlar..
Biz işçileri zorla çalıştırmıyoruz..
Onlar çalışıyorlar bizde mayışlarını veriyoruz..
İster asgari olsun ister karın tokluğuna olsun..
Sonuçta alışveriş yapıyoruz..
Onlar bize çalışıyorlar..
Biz paramızı kat kat katlıyoruz/ülkede mevcut nakiti daha fazla toplayıp milleti daha fazla sömürüyoruz..
Onlarda daha fazla fakirleşiyorlar..
Ne var bunda..diyorlar..
K.O.Ç isimli Türkiyenin zenginlerinden birini örnek verelim..
Bu adamın bürsürü fabrikası var..
Bu fabrikalarda işçiler çalışıyorlar..
Ve bu adamın aldığı para gene bu adama ait olan alışveriş merkezlerinde harcanıyor..
Yani verdiği parayı tekrar geri almış oluyor..
Ülkedeki mevcut para miktarınıda daha fazla eline geçirip zenginliğine zenginlik parasına para katıyor..
Yani midesine ateş dolduruyor..
Ama diyorki ne münasebet efenim..
Biz alışveriş yapıyoruz..
Nuri alçonun kadına tecavüz edip;kadın ağlayıp zırladığında seni zorlamı koynuma aldım deme comedisi gibi...
Bu şeytan çarpmış adam gibi bizi sömüren HAKSIZLIK VE ADALETSİZLİK İLE MALLARIMIZI YİYEN üzerimizde hakimiyet kuran Fil ordusuna karşı gerekeni yapmak bizim için mecburi bir görevdir..
NAHL 71 FAZLA VERİLENLER, RIZIKLARINI ELLERİNİN ALTINDAKİLERE VERMİYORLAR Kİ,EŞİT OLSUNLAR.ŞİMDİ ALLAH'IN NİMETİNİ İNKAR MI EDİYORLAR?
Ellah bu ayette açık bir şekilde Sosyalistic düzeni emrediyor...
Şimdi zenginler ellerindekileri stok yapmasalar ve ellerinde tuttukları paranın ülkeye dağılmasını sağlasalar/ellerinin altındakilere verseler...
Hırsızlığın ve hırsızların elleri kesilmiş olur..
Kapitalizmin ellerinin kesildiği ve Ellahın nimetini inkar eden nankörlerin cezalandırıldığı günü görmemiz dileğiyle..
Zülfikar/adalet kılıcını hak ile vurana esen olsun...
Esenlik.
Sozhialistich
[Updated on: Cum, 05 Mart 2010 11:36] Benim Muhammed Olan Ve Muhammeddir Ben Olan.(Hz Ali)
|
|
| | Topic: Ateist mantığın çelişkisi |
|---|
| | Topic: Kuran ve Nur |
|---|
| Kuran ve Nur [message #55660] |
Paz, 21 Şubat 2010 07:57 |
 |
Emre_1974tr Messages: 1732 Registered: Haziran 2004 |
Dependent |
|
|
NUR
35 Allah, göklerin ve yerin Nur'udur. Onun nurunun örneği, içinde çerağ bulunan bir kandile benzer. Kandil, bir sırça içerisindedir. Sırça, inciden bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nispeti olmayan bereketli bir zeytin ağacından yakılır. Bu ağacın yağı, neredeyse ateş dokunmasa bile ışık saçar. Nur üzerine nurdur o. Allah, dilediğini kendi nuruna kılavuzlar. Allah, insanlara örnekler verir. Allah herşeyi bilmektedir.
Burada açıkça bir benzetme yapılıyor ve bu yapılan benzetmenin ne olduğu da net bir şekilde yine Kuran'da veriliyor.
Ama bazı panteistler bu ayeti kendi inançları doğrultusunda yorumlamaya kalkıyorlar.
Hem de başka bir ayette bunu yapanların sapmış kişiler olduğu açıkça belirtildiği halde:
En'am Suresi 1 Hamt Allah'adır! O ki gökleri ve yeri yaratmış, karanlıklara ve nura vücut vermiştir. Sonra, gerçeği örtenler bunları Rablerine denk tutuyorlar.
Ayette net olarak nurun da yaratılan birşey , evrenin diğer unsurları gibi olduğu özellikle belirtiliyor. Böylelikle bu yaratılmışları Allah'ın bir parçası gibi görmeye kalkan ortak koşucular bir kez daha deşifre edilmiş olunuyor. İşin ilginci tüm bu ayrıntılı açıklamalara rağmen hala birçok insan aynı şeyi yapmak için adeta birbirleriyle yarışıyor.
Nuh Suresi 16 "Ve Ay'ı, bunlar içinde bir nur yaptı ve Güneş'i bir kandil haline getirdi."
(Burada da nur fiziksel ışık anlamında kullanılmakta)
------------------------
Şimdi gelelim Nur 35. ayette açıkça yapılan benzetmenin yine Kuran tarafından tefsirine:
Tevbe Suresi 32 Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise kâfirler hoşlanmasa da nurunu tamamlamaktan başka bir şey istemiyor.
İbrahim Suresi 1 Elif, Lâm, Râ. Bir kitaptır bu. Ki indirdik sana, çıkarasın diye insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan nura; Hamîd, Azîz olanın yoluna...
Saff Suresi 8 İstiyorlar ki, ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürsünler. Ama Allah, küfre batanlar hoş görmeseler de nurunu tamamlayacaktır.
Teğabün Suresi 8 Artık Allah'a, onun resulüne ve size indirdiğimiz nura inanın. Allah, yapmakta olduklarınızı iyiden iyiye haber almaktadır.
Talak Suresi 11 Bir elçi indirmiştir ki, iman edip hayra ve barışa yönelik işler sergileyenleri, karanlıklardan nura çıkarmak için Allah'ın ayetlerini açık-seçik okur. Allah'a inanıp hayra ve barışa yönelik işler yapanları Allah, altlarından ırmaklar akan cennetlere/bahçelere koyacaktır. Onlar orada sonsuza dek kalıcıdır. Allah böylesi için rızkı gerçekten güzelleştirmiştir.
Nurun benzetme yapılarak verildiği ayetlerin hepsine birden bakınca; nur kurtuluştur, kurtuluşa(cennete-Allah'ın rızasına) götüren yol ve bilgidir, ve bu bilgi ile yolu sunandır(Zaten günlük hayatta da fiziksel olarak nur yani ışık, gerçekleri görmemizi ve bu sayede yolda yürümemizi sağlar).
Bu yolu sunan kullarına, Yaratıcımızdır. Bu sunum da ayetler, Kitap ve dolayısıyla İslam şeklinde gerçekleşmektedir.
Evrendeki ayetler, yaratılışımızda bize verilen ayetler, peygamberler aracılığıyla gelen ayetler vs. hep Allah'ın nurudur ve yerde gökte her yerdedir çünkü Allah'ın ayetleri her yerdedir aslında.
Bu bağlamda asıl nuru sunan Allah olmaktadır. Çünkü kurtuluşa götüren yolun ve bilgilerin kaynağı da O'dur.Kısacası kurtuluşa ulaştıran aslında Allah'tır.
İlk insan ve elçi Adem'den beri hep aynı din, aynı kurtuluş yolu, yani islam(ibadetlerinden inanç sistemine kadar genel hat olarak hep aynıdır) gelmektedir. İnsanlar ısrarla dini dejenere edip, kitapları değiştirdikçe Rabbimiz yine elçileri aracılığı ile İslam'ı, aynı nuru göndermiştir.
Son kitap Kuran koruma altında olduğundan artık yeni bir peygamber ve kitap gelme işlemi durmuştur. Kıyamete kadar Kuran insanlara ışık tutacak, iyilerin ve kötülerin kendileriyle yüzleşmesine vesile olacaktır.
Zümer Suresi 69 Yeryüzü, Rabbinin nuruyla parıldamış, Kitap ortaya konmuş, peygamberler, tanıklar getirilip aralarında hakla hüküm verilmiştir. Onlar asla haksızlığa uğratılmazlar.
Şura Suresi 52. İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur yaptık. Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yola kılavuzluk etmektesin.
Yine nur, yol gösterici , ahiretteki sonsuz kurtuluşa götürücü anlamında kullanılmakta.
Ve tekrarlayalım, nurun manevi anlamda yol gösterici, kurtuluşa ulaştırıcı ışık anlamında kullanıldığı ayetlere bakarak panteist inançlarına dayanak arayanlara karşı Kuran yine en güzel cevabı veriyor:
En'am Suresi 1 Hamt Allah'adır! O ki gökleri ve yeri yaratmış, karanlıklara ve nura vücut vermiştir. Sonra, gerçeği örtenler bunları Rablerine denk tutuyorlar.
Görüldüğü üzere evrendeki fiziksel nuru kutsallaştıranlar şirk içindedirler.
Işığa veya yaratılmış başka herhangibi birşeye kutsallık yüklemek, ortak koşmak için çabalayanlar yine ayetlerin duvarına çarpıyorlar.
Ve gerek panteizm maskesiyle gerekse de başka maskeler kullanarak yaratılmışlara ve kendilerine tapınmak için binbir takla atanlar zaten İslam'ın tam tersi bir öğretinin mensubular.
Kuran'a göre yüce Allah tüm yarattıklarını kendisinden ayrı, yani yoktan var etmiştir. Ve bu yüzden şirk yasaktır.
Selam ve sevgiler
Bloğum:
http://profiles.yahoo.com/blog/UJKCKA4BNXTBX6ZBNUFAK7JRXY
|
|
| | Topic: Kainattaki herşey O'nun yaratmasıyla... |
|---|
| Kainattaki herşey O'nun yaratmasıyla... [message #55280] |
Çrş, 10 Şubat 2010 10:23 |
 |
Emre_1974tr Messages: 1732 Registered: Haziran 2004 |
Dependent |
|
|
Denizde yüksek dağlar gibi seyreden gemiler O’nun ayetlerindendir. Eğer dileyecek olsa, rüzgarı durdurur, böylece onun üstünde kalakalırlar. Şüphesiz, bunda çokça sabreden, çokça şükreden kimse için gerçekten ayetler vardır. (42 Şura Suresi, 32-33)
Ayette verilmek istenen mesaj açıktır. Eğer bu yaşantımızda birşeyler yapabiliyorsak, ya da birşeyler oluyorsa, bunun bir sebebi var. Eğer bunu sağlayan şey ortadan kaldırılırsa, o iş-oluş da kalakalır.
Günümüzde gemiler isterse güneş enerjisiyle hareket etsinler. Yine değişen birşey yok. Bu sefer güneşin ışığı durdurulursa, dünyamıza ulaşmazsa gün ışığı, gemimiz kalakalır.
Ya da gemi küreklerle hareket ediyorsa, bu sefer bu yolla hareketi sağlayan fizik yasaları ortadan kalkarsa, gemi hareketsiz kalır.
Tabii burada anlatılan şey hayatın her alanı için de geçerlidir. Ya da yaşamın sürmesi için gerekli olan unsurlardan biri ortadan kalkarsa yaşam da kalmaz gezegenimizde. Bir uçağın veya kuşun havada kalmasını sağlayan fizik yasaları ortadan kalkarsa onlar uçamazlar.
Nahl Suresi 79 Gök boşluğunda, bir emre boyun eğdirilmiş olan kuşlara bakmadılar mı? Onları Allah'tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir topluluk için elbette ki izler-işaretler vardır.
Kısacası Şura Suresindeki “yelkenli gemi” hem “yelkenli gemiyi”, hem “diğer tüm teknolojik araçları”, hem de hayatımızdaki “bütün gerçekleştirdiğimiz veya gerçekleşen işleri” anlatmaktadır.
Bütünün bir küçük parçası verilerek, o bütün göz önüne getiriliyor.
Yasin
42. Onlar için gemilere benzer, binecekleri başka şeyler de yarattık.
Kendimizin yaptığını veya kendiliğinden gerçekleştiğini zannettiğimiz herşey, aslında Allah’ın yarattığı düzenle ve/veya yarattığı diğer şeylerle gerçekleşebilmekte. Ya da başka bir deyişle bunları doğrudan Rabbimiz gerçekleştirmektedir, yaratmaktadır.
Vakia Suresi:
62. Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O halde düşünseniz ya!
63. Ektiğiniz tohuma ne dersiniz?!
64. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
65. Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz:
66. “Muhakkak biz çok ziyandayız!”
67. “Daha doğrusu büsbütün mahrumuz!”
68. İçtiğiniz suya ne dersiniz?!
69. Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
70. Dileseydik onu acı bir su yapardık. O halde şükretseydiniz ya!..
71. Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz?!
72. Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
73. Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık.
74. O halde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).
75, 76. Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
Gemilerin hareketsiz kalakalmasına bir benzer başka örnek de insana yönelik olarak verilmektedir Bakara Suresinde:
20. Şimşek neredeyse gözlerini çarpıp götürüverecek.Kendilerine her aydınlık sunduğunda, orada yürürler.Üzerlerine karanlık binince çakılıp kalırlar.Eğer Allah dileseydi, işitme güçlerini de gözlerini de elbette alıp götürürdü.Çünkü Allah herşeye Kadir'dir.
21. Ey insanlar!Sizi de sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibadet edin ki, korunabilesiniz.
22. O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı.Ve gökten bir su indirdi de onunla si- zin için meyvalardan/ürünlerden bir rızık çıkardı.Artık bilip durduğunuz halde Allah'a ortaklar koşmayın.
Bilim ve teknoloji denilen şeyi Allah'ın koyduğu fizik kanunları, bize verdiği akıl ve ilim sayesinde gerçekleştirebiliyoruz.
Kısacası gerek doğal, gerekse teknolojik nimetler, hepsi Allah'ın eseridir. Geçmişteki, şu andaki ve gelecekteki...
Nahl Suresi 8 Hem binesiniz diye hem de bir süs olarak atları, katırları, eşekleri de yarattı. Ve bilemeyeceğiniz daha neler yaratır O...
Nahl Suresi 81 Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler oluşturdu. Dağlardan sizin için sığınak evler yaptı. Sizin için, sıcaktan koruyacak elbiselerle savaşta koruyacak elbiseler de yaptı. İşte nimetini üzerinizde böyle tamamlıyor ki, O'na teslim olup esenliğe ulaşabilesiniz.
Zaten kaderimizde de programlanmıştı insanların neyi ne zaman keşfedip kullanacakları.
Aslında yine tüm bunlar, şu 2 günlük imtihan hayatımızda kendimizle yüzleşmemiz, ahirette neyi hakettiğimizi görmemiz ve de bazı ufak mükafat veya cezaları daha bu dünyada tatmamız için:
Casiye Suresi 22 Ve Allah, gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Ta ki her benlik, kazancının karşılığıyla, hiç kimse zulme uğratılmaksızın, yüz yüze getirilsin.
Necm Suresi 31 Göklerde ne var yerde ne varsa Allah'ındır. Bu, Allah'ın; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, güzel davranıp güzel düşünenleri de güzellikle ödüllendirmesi içindir.
Allah'ın sürekli olarak birşeyi tekrar tekrar yaratması, insanlar tarafından sanki kendiliğinden oluşan mekanik bir düzen gibi algılanmasına karşın, aslında yine Rabbimizin doğrudan yaratışları söz konusudur:
Neml Suresi 64 Yoksa yaratmaya başlayıp sonra tekrar tekrar yaratan ve sizi gözeten ve yerden rızıklandıran mı hayırlı? Allah'ın yanında bir ilah mı var? De ki: "Getirin susturucu kanıtınızı, eğer doğru sözlüler iseniz."
Ankebut Suresi 19 Hiç görmediler mi, Allah, yaratmayı nasıl başlatıyor, sonra onu tekrarlıyor/yeni baştan yapıyor. Kuşkusuz bu, Allah için çok kolaydır.
Kamer Suresi 3 Yalanladılar; kendi heves ve kuruntularına uydular. Oysaki her iş ve oluş karara, ölçüye ve düzene bağlanmıştır.
Ama aynı zamanda Rabbimiz bunların kendiliğinden-değiştirilemez bir düzen falan olmadığını, dilerse farklı şekillerde yaratabileceğini,yani koyduğu yasaları da değiştirebileceğini, hatta bu düzenlerin sonradan var olduklarını da örnekleriyle gösteriyor:
Örneğin yaratmak için anne+baba=doğuma yani cinsellik aracılığına ihtiyacı olmadığını delilleriyle sunuyor.
Ali İmran Suresi 59 Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir.Onu topraktan yarattı, sonra ona “ol” dedi.Artık o, olur. (İsa da tıpkı Adem gibi cinsellik olmadan yaratılmıştır, birinde baba yoktur, diğerinde ise hem anne hem de baba yoktur, durumları benzerdir)
Yine doğrudan(atasız) yaratmaya örnek:
Maide Suresi 110 Hani, Allah şöyle demişti: "Ey Meryem'in oğlu İsa! Senin ve annenin üzerindeki nimetimi hatırla. Seni Ruhulkudüs'le desteklemiştim, beşikte iken ve erginlik çağında insanlarla konuşuyordun. Sana Kitap'ı, hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan kuş görünümünde bir şey yaratıyor, içine üflüyordun da o benim iznimle kuş oluyordu. Doğuştan körü, abraşı benim iznimle iyileştiriyordun. Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. İsrailoğullarını senden uzak tutmuştum. Hani, sen onlara açık-seçik ayetleri getirdiğinde, küfre sapanları şöyle deyivermişti: "Açık bir büyüden başka bir şey değil bu."
Bunun dışında ahiret evreninde insanların yine doğrudan topraktan yaratıldığını, hatta kainatın yoktan var edildiğini belirten ayetler de bu durumu güzelce tasvir eder.
Selam ve sevgiler.
Bloğum:
http://profiles.yahoo.com/blog/UJKCKA4BNXTBX6ZBNUFAK7JRXY
|
|
| | Topic: Tevcitsiz okuma download |
|---|
| Tevcitsiz okuma download [message #55251] |
Sal, 09 Şubat 2010 01:47 |
 |
exodus Messages: 30 Registered: Ocak 2010 |
Beginner |
|
|
Doğru terimi kullandığımdan emin olamadığım için tekrar belirtmem gerekirse, "Arapça düz okuma" şeklinde kaydedilmiş bir Kuran kaydı aradım ama bulamadım.
Bildiğiniz bir link vs. varsa paylaşır mısınız?
And they say, "We believe in it". But how it's possible from that distant place?
Ve şöyle derler "Ona inanıyoruz". Ama o uzak yerden nasıl mümkün? 34:52
|
|
| | Topic: Rabbimizin sorular sormasındaki amaç |
|---|
| Rabbimizin sorular sormasındaki amaç [message #54901] |
Prş, 28 Ocak 2010 06:12 |
 |
Emre_1974tr Messages: 1732 Registered: Haziran 2004 |
Dependent |
|
|
Kuran'da Yaratıcımızın kullarına sorular sorduğunu görmekteyiz. Bundan dolayı bazı insanlar "Allah zaten herşeyi bilmiyor mu, neden soruyor?" şeklinde itirazlar dile getiriyor.
Yüce Rabbimiz elbette herşeyi biliyor. Hatta gelecekte olacakları bile...
Soru sormasının nedeni öğrenmek değil, kullarına hakettiklerini vermek ve yaşatmaktır.
Bir soru illa ki öğrenmek için sorulmaz.
1- O kişiye hakettiği bir deneyimi yaşatmak için de sorulur.
2- İfadeyi güçlendirmek, düşündürmek, mesaj vermek vb. amaçlar için de sorular sorulur.
Bu bir yana, Allah zaten bu 2 günlük özet imtihan hayatında bizlere hakettiklerimizi yaşattırıp, bizi kendimizle yüzleştiriyor. Ahiret hayatının kendisi böyle "sonucu Allah tarafından bilinen sorular" üzerine kurulu.Dünya yaşantısı bu doğrultuda zaten. Çünkü zaten yüce Rabbimiz, biz bu dünyada sonsuza dek yaşasaydık ne yapacağımızı gayet iyi biliyor ve bunu özetleyen 2 günlük örnek bir imtihan hayatı yaşatıyor. "Kader ve Ögür İrede" başlıklı çalışmamda bunun çözümlemesini ayetler ışığında yapmıştım.
Bakara 260
Hani İbrahim de şöyle yakarmıştı: "Rabbim, göster bana, nasıl diriltiyorsun ölüleri?" "İnanmadın mı?" diye sordu. "İnandım, dedi, ancak kalbimin tatmin olması için ..." Allah dedi ki: "Kuşlardan dört tane al, onları kendine ısındırıp alıştır. Sonra her dağın üstüne onlardan bir parça koy. Sonra da onları çağır. Koşarak sana geleceklerdir. Bil ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.
Tüm bunlar insanları gerçeklerle ve kendileriyle yüzleştirme planına hizmet eden deneyimler. Ve sorular da bunun bir parçası. Bu sayede ahirette itiraz hakkın da kalmıyor.
A'raf Suresi 12 Allah buyurdu: "Sana emrettiğimde secde etmeni engelleyen neydi?" İblis dedi: "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın."
Burada yine Rabbimiz yarattığı varlığa hakettiği deneyimi yaşatıyor.
İblis'in kötülerden olduğunu biliyordu ve bunun açığa çıkması gerekiyordu. Ne söylenirse yapıyordu bugüne kadar İblis ama Adem'e secde şıkkını karşısına çıkartırsa bunu yapmayacağını bildiğinden Allah, bu imtihanı karşısına çıkarttı.
Yani kalbindeki kötülükle yüzleştirilip aleyhinde gerekli delil açığa çıkarılmış oldu.
İblis de olayın hemen devamında tuzağa düşürüldüğünü anlıyor ve şöyle diyor:
16. Dedi: "Beni azdırmana yemin ederim ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım."
İblis "beni azdırmana karşılık" derken işte bu tuzağa düşürülmekten bahsediyor. Çünkü İblis'in özgür iradeyle neyi yapmayacağını ve nerde gerçek yüzünü göstereceğini iyi bildiğinden Allah, bu İblis'in kötülüğünü sergileyeceği imtihanı karşısına çıkartıp zalimliğini sergilemesini sağladı.
Kısacası Rabbimiz burada aslında yine sorusunu birşey öğrenmek için değil, tam tersine birşey öğretmek ve deneyimletmek için soruyor. Yani hakettiğine kavuşturuyor...
Sebe-40. Hepsini topladığı gün meleklere, 'Şunlar mı size tapıyordu?' der.
Sebe-41. Dediler ki, 'Sen yücesin, velimiz (dostumuz) onlar değil, Sensin. Hayır, onlar cinlere tapıyorlardı. Çokları onlara inanıyordu.'
İşte yine burada da aslında Allah bilmediği birşeyi sormuyor, zaten en iyi O biliyor.
Yine Kullarına hakettikleri deneyimi yaşatıyor.
Ayrıca bu ayetlerde cinlerin-şeytanların nasıl melek , ruh vs. kılığında insanları saptırdığını da anlatmakta, insanları bu oyunlara karşı uyarmakta.
Maide Suresi 116 Allah şunu da söyledi: "Ey Meryem oğlu İsa! Allah'ın yanında beni ve annemi de iki tanrı olarak kabul edin diye insanlara sen mi söyledin?" İsa dedi: "Hâşâ! Tespih ederim seni. Hakkım olmayan bir şeyi söylemek benim haddime değildir. Eğer onu söylemişsem sen onu elbette bilirsin. Sen benim içimde olanı bilirsin ama ben senin zatında olanı bilmem. Çünkü sen, evet sen, gaybları çok iyi bilensin!"
Yine aynı şekilde Rabbimiz İsa'ya merak amaçlı sormuyor, cevabı bildiği gibi, İsa'nın ne cevap vereceğini de kelimesi kelimesine zaten biliyor.
Ayrıca Yaratacımızın ifadeyi güçlendirmek, kullarını düşündürmek amaçlı sorduğu sorulara örnekler:
ENBİYÂ
(30) İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?
FATIR SURESİ
27. ALLAH`ın gökten bir su indirdiğini görmedin mi? Onunla çeşitli renklerde ürünler çıkarırız. Hatta dağlarda bile beyaz, kırmızı veya rengarenk katmanlar vardır. Bazı yollar ise siyahtır.
28. Aynı şekilde, insanlar, hayvanlar, çiftlik hayvanları da çeşitli renklerdedir. Bundan dolayıdır ki kulları arasında ALLAH`ı gereği gibi sayanlar bilim adamlarıdır. ALLAH Üstündür, Bağışlayandır
TUR SURESİ
35. yoksa onlar hiçbir şeysiz mi yaratıldılar? yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdır?
36. yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar gerekli bilgiye ulaşamıyorlar!
37. yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? yoksa güç ve egemenlik sahibi onlar mı?
***
Dediğim gibi, yüce Rabbimizin bu dünyada bizleri imtihan etmesi de aslında O'nun açısından sonucu bilinen bir "kulları kendileriyle yüzleştirmedir". Bu sayede hem kulların ahirette itiraz hakkı kalmıyor, hem de bazı küçük ceza ve mükafatları daha bu dünyada tatmış oluyorlar.
Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için ayrıca "kader ve özgür irade" başlıklı çalışmama da göz atabilirsiniz.
Selam ve sevgiler
Bloğum:
http://profiles.yahoo.com/blog/UJKCKA4BNXTBX6ZBNUFAK7JRXY
|
|
| | Topic: Peacemaker's Guide to Warmongers ÇIKTI |
|---|
| Peacemaker's Guide to Warmongers ÇIKTI [message #54561] |
Pzt, 04 Ocak 2010 20:54 |
|
Yeni kitabım çıktı:
Peacemaker's Guide to Warmongers: Exposing Robert Spencer, David Horowitz, and other Enemies of Peace, Edip Yuksel, BrainbowPress, 2010, 434 pages, $19.95.
Kitabı Amazon'dan alırsanız lütfen oraya yorum asınız. Ayrıca bu haberi diğer arkadaşlarınızla paylaşırsanız çok iyi olur. Bu kitabın telif hakkı barışçı örgütler arasında paylaşılacaktır. Belirlediğim örgütlerin ismini kitabımda veriyorum. Listeyi Amazon.com'da kitabı tanıtan paragrafta da bulabilirsiniz:
http://www.amazon.com/Peacemakers-Guide-Warmongers-Exposing- Horowitz/dp/0979671531/

Selam,
Edip Yuksel
[Updated on: Pzt, 04 Ocak 2010 20:57] Edip Yuksel; J.D.
www.yuksel.org
www.19.org
www.islamicreform.org
19@19.org
|
|
| | Topic: Wernher von Braun 100. Aşanlar ayetinden etkilendi veya fayda aldı gördü mü? |
|---|
| | Topic: Dini Özgürlükler Raporu |
|---|
| Dini Özgürlükler Raporu [message #54397] |
Prş, 24 Aralık 2009 12:59 |
|
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12786432.asp
(Kendisi bilimsel felsefe yapan özgürlükler ülkesi bencil Amerika'nın raporu)
ABD Dışişleri Bakanlığının yıllık olarak yayımladığı 2009 Dini Özgürlükler Raporunda, Türkiye'de devletin dini özgürlüklerin uygulanmasına genelde saygı gösterdiği, ancak “laik devleti” koruma gerekçesiyle, İslami ve diğer dini gruplara sınırlamalar getirmeye ve devlet kuruluşları ve üniversitelerde İslami ifadeye önemli kısıtlamalar koymaya devam ettiği belirtildi.
Raporun Türkiye bölümünde, kamu binaları ve üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağı ve Ak Parti'ye açılan kapatma davasına da yer verildi.
ABD Dışişleri Bakanlığının 1 Temmuz 2008-30 Haziran 2009 tarihlerini kapsayan raporunda, dini özgürlüklere ilişkin "kayda değer ihlallerin" görüldüğü belirtilen ülkeler arasında Türkiye'nin de adı yer aldı.
Raporun Türkiye bölümünde, “anayasanın din özgürlüğünü öngördüğü, diğer yasa ve siyasetlerin de dinin genelde serbestçe uygulanmasına katkı sağladığı, ancak laik devletin bütünlüğü ve varlığıyla ilgili anayasal düzenlemelerin bu hakları kısıtladığı” ifade edildi.
Raporda şöyle denildi:
“Devlet genelde dini özgürlüklerin uygulanmasına saygı gösteriyor. Raporun kapsadığı dönemde devletin dini özgürlüklere saygısının statüsünde bir değişiklik olmadı. Devlet, 'laik devleti' koruma gerekçesiyle, İslami ve diğer gruplara sınırlamalar getirmeyi ve devlet kuruluşları ve üniversitelerde İslami ifadeye kısıtlamalar koymayı sürdürdü. Yetkililer, devlet kuruluşları ve okullarında İslami başörtüsü takılmasına karşı geniş yasağı devam ettirdiler. Devlet ayrıca 'İslami aşırılığa' karşı çıkmayı sürdürdü. Dini azınlıklar, inançlarından dolayı devlet kurumlarında kariyer yapmalarının fiilen engellendiğini söyledi. Dini azınlık grupları da, ibadetlerinde, devlete kayıt yaptırmada ve dindaşlarını eğitmede zorluklarla karşılaştılar. Bazı Müslümanlar, Hristiyanlar ve Bahailer, dinleri yaymaya çalıştıkları iddiasıyla bazı kısıtlamalara ve bazen tacizlere maruz kaldılar.”
MÜSLÜMAN OLMAYANLARA TEHDİTLER BASKI ATMOSFERİNE YOL AÇTI
“Dini eğilim, inanç ve ibadete ilişkin toplumsal kötü muamele ve ayrımcılığa dair haberlerin yayınlandığına” işaret edilen raporda, “Müslüman olmayanlara yönelik tehditlerin, bir baskı atmosferine yol açtığı ve Müslüman olmayan bazı toplulukların özgürlüğünü azalttığı” kaydedildi.
Raporda, “Birçok Hristiyan, Bahai ve farklı görüşe sahip Müslümanın toplumsal şüphe ve güvensizlikle karşılaştığı, toplumun bazı unsurlarının Yahudi karşıtı duyguları dile getirmeye devam ettiği, ayrıca İslam'dan farklı bir dine geçmek isteyenlerin, bazen akrabaları ve komşularının sosyal tacizi ve şiddetine maruz kaldığı” ifade edildi.
Raporun, “Devletin Dini Özgürlüklere Saygısının Statüsü” başlıklı bölümünde, “Cumhurbaşkanlığı, silahlı güçler, yargı ve bürokrasi gibi devletin çekirdek kurumlarının, Anayasa'nın gerekli kıldığı şekilde, cumhuriyet tarihi boyunca ülkenin laik geleneğini savunma rolünü oynadıkları, bazı durumlarda, devletin unsurlarının, seçilmiş hükümetin faaliyetlerine, laik devleti tehdit ettiği gerekçesiyle karşı çıktığı” belirtildi.
“Devletin, askerlik hizmetini 'vicdani ret' gerekçesiyle yerine getirmemeyi kabul etmediğine değinilen raporda, “dini sebeplerle askerlik hizmetine karşı çıkanların sivil mahkemelerde suçlamalarla karşılaştıkları ve hapis cezasına çarptırıldıkları” kaydedildi.
Raporun, “Dini Özgürlüklere Kısıtlamalar” başlıklı bölümünde de, Ak Parti'ye açılan kapatma davasından bahsedilerek, konuya ilişkin Anayasa Mahkemesi'nin kararına yer verildi.
“Ordu, yargı ve bürokrasinin diğer dallarının bazı üyelerinin 'İslami köktendincilik' olarak adlandırdıkları şeye karşı kampanyalar sürdürdüğüne” işaret edilen raporda, “bu grupların, köktendinciliği laik devlete tehdit olarak gördüğü, Milli Güvenlik Kurulu ve Genelkurmay'ın, köktendinciliği kamu güvenliğine tehdit olarak kategorize ettiği” bildirildi.
Raporda, 1920'lerde yasaklanan tarikat ve cemaatlerin hala “aktif ve yaygın” olduğu da ifade edildi.
RUM PATRİKHANESİNE “EKÜMENİK” TANIMLAMASI
“Yetkililerin, Rum Ortodoks kiliselerinin yönetimine önemli kısıtlamalar getirdiği” belirtilen raporda, “devletin Rum Ortodoks Patriğinin ekümenik statüsünü tanımadığına” işaret edildi. Raporda, “ekümenik” olarak tanımlanan İstanbul'daki Rum Patrikhanesi'nin, Heybeliada'daki ruhban okulunun açılması için çabalarını sürdürdüğü ifade edildi.
Raporda, devlet memurları ve öğrencilere kamu binaları ve üniversitelerde başörtüsü yasağının devam ettiğine dikkati çekilerek, “Başörtüsü takan kadınlar ve yasağa meydan okumada onlara aktif destek verenler, ya disiplin cezalarına çarptırıldılar ya da hemşire ve öğretmen olarak kamu sektöründe işlerini kaybettiler. Aynı zamanda, bakanlıklarda, müdürlerince İslami ibadete yeterince riayet etmedikleri düşünülen çalışanların ayrımcılığa maruz kaldığı yönünde doğrulanmamış haberler yayımlandı” denildi.
“Dini Özgürlüklere Toplumsal Baskının Statüsü” başlıklı bölümde, “milliyetçi duyguların bazen Hristiyan ve Yahudi karşıtı tonlar içerdiği” belirtilerek, Yahudi toplumuna mensup üyelerin, İsrail'in Gazze operasyonlarından sonra ülkede Yahudi karşıtı duyguların arttığı yönündeki ifadelerine yer verildi.
Raporun “Amerikan Yönetiminin Siyaseti” başlıklı bölümünde de, ABD Büyükelçiliğinin Heybeliada'daki ruhban okulunun açılmasına izin verilmesi için çağrılarda bulunduğu, Başkan Barack Obama'nın 6 Nisan'daki ziyareti sırasında, okulun açılmasının din özgürlünün önemi açısından taşıdığı önemi dile getirdiği kaydedildi.
Raporda, Patrikhane'nin ve Süryanilerin sorunları, dini grupların vakıf ve dernek kurabilme koşuları, Vakıflar Kanunu, Alevilerin şikayetleri, Malatya cinayeti ve Mor Gabriel davalarına ilişkin gelişmeler gibi birçok konuya da değinildi.
TÜRKİYE, DİNİ ÖZGÜRLÜK İHLALLERİNİN “KAYDA DEĞER” OLDUĞU ÜLKELER ARASINDA
Raporda, dini özgürlüklere ilişkin ihlallerin “kayda değer” olduğu ülkelerdeki durumdan bahsedilirken, Türkiye'ye de yer verildi. Raporun bu bölümünde, Türkiye'nin yanısıra, Afganistan, Azerbaycan, Brunei, Burma, Çin, Küba, Mısır, Eritre, Fiji, Hindistan, Endonezya, İran, Irak, İsrail, Laos, Malezya, Nijerya, Kuzey Kore, Pakistan, Rusya, Suudi Arabistan, Somali, Sudan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, Venezuela, Vietnam ve Yemen'deki durum anlatıldı.
Dini özgürlükler konusunda özellikle kaygı duyulan ülkeler ise, Burma, Çin, Eritre, İran, Kuzey Kore, Suudi Arabistan, Sudan ve Özbekistan olarak gösterildi.
Bu iki kategorideki ülkelerin bazıları, raporun dini özgürlüklerde belli ilerlemeler ve olumlu gelişmeler kaydeden ülkelerin listelendiği bölümünde de yer aldı. Bu bölümde de, Avustralya, Bahreyn, Bangladeş, Brezilya, Çin, Almanya, Hindistan, Endonezya, Kazakistan, Lübnan, Moldova, Hollanda, Yeni Zelanda, Umman, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Sırbistan, İspanya, Tunus, Türkmenistan ve Vietnam'ın adı geçti.
Rasyonel mantıksal ve de tutarlı, pozitif yasaları olan bir YARATICI. Bu yasaları anlamaya çalışmak yaşamda başarılı olmamız için en önemli anahtar.
His mistizmi değil, kesinlikle akıl mistizmi.
Kesinlikle inanmayacağım ancak bileceğim. Çünkü inanırsan kandırılırsın. Bilimsel bilgiyi bilme çağında inanmak aptalca.
Bilimsel felsefe yerine neden din felsefesi yapıyoruz? Dünya bilimle ilerliyor.
Bilimsel yenilik ve teknolojiye dinden geçiş yoksa at dini çöpe gitsin.
Yapma demagoji alırım aklını.
|
|
| | Topic: birikimli doğal seçilim |
|---|
| birikimli doğal seçilim [message #53680] |
Prş, 12 Kasım 2009 15:18 |
 |
suevari Messages: 539 Registered: Şubat 2006 |
Thinker |
|
|
Birikimli Doğal Seçilim
Doğal seçilim terimi, rastlantısallığı çağrıştırdığı için Neo-darwinizm, evrim tanımına “birikimli” terimini ekleyerek adını “birikimli doğal seçilim” olarak değiştirdi. Bu yeni tanımdaki “birikimli” sözcüğü gücünü “kalıtım”dan alır. Yani birikimli ile anlatılan şey gercekte kalıtımdır.
Bu yeni tanımıyla evrim, yaratılışçıların da gönlünü almış oldu. Çünkü yaratılışçılık evrim teorisinden en çok da tesadüfü cağrıştırdığı için gıcık kapıyordu. Evrim teorisi benzer sıkıntısı insanın kökeni olarak maymunu öne sürmediğini anlatırken de yaşamıştı. “İnsan maymundan türemedi; sadece ikisinin atası ortaktır. Evrim teorisinin bize söylediği budur.” Aynı şekilde, doğal seçilim tesadüfen işleyen bir mekanizma olmayıp birikimle işlemektedir.
Bu yazımda “birikimli”, “doğal”, “seçilim” terimlerinin “yaratılışçı bakış açısı” literatüründe kendine bir yer bulup bulamayacağı üzerinde durmak istiyorum.
Peşinen söyleyeyim ki, bu 3 terim kitabi dinlerin bilim dünyasındaki mikrofonu olan yaratılışçı bakış açısı bakımından hoş karşılanabilecek durumdadır.
Birikimli sözcüğünün tesadüfü dışladığını yukarda açıkladım. “seçilim” ise direk olarak “irade”yi akla getirir. Yani birisi bir şeyi tercih edip ona göre yoluna devam ediyor.
Ancak bu seçilimin doğal yolla olması hayli kafa karştıran bir durumdur. Materyalizm, buradaki “doğal” terimini “kendiliğinden”,”mevcut şartların gerektirdiği istikamette” anlamında kullanırken, teleoloji bunu genel kozmik düzene ve hesaba uygun olarak, diye anlamaktadir. Yani birincisinde sadece geçmiş referans alınırken ikincisinde geleceği de içine alan bir düzene gönderme yapılır.
Aslında, günlük hayatta, doğadaki olayları anlatırken öyle cümleler kuruyoruz ki tartışmamızın konusu olan “doğal” onların yanında devede kulak gibidir.
-Yağmur yağıyor,
-Seller akıyor, (Arap kızı camdan bakıyor )
- Elektron, çekirdeğin çevresinde dönüyor,
- Kalbimiz, günde ortalama 85 000 kez atıyor,
Filan dediğimizde de o doğallık üzerinden anlatıyoruz her şeyi.
çocuk=bilinçsiz filozof...............................filozof=bilinçli çocuk
rahat bırakın çocuklarımı
|
|
| | Topic: Skolastik Kalkınma: kalkınmanın doğulu ve batılı olanı |
|---|
| Skolastik Kalkınma: kalkınmanın doğulu ve batılı olanı [message #53590] |
Pzt, 09 Kasım 2009 12:15 |
 |
suevari Messages: 539 Registered: Şubat 2006 |
Thinker |
|
|
Skolastik Kalkınma
Son 200 yıl Türkiye’sinin kalkınmasında öğretmenin ayrı bir yeri vardır. Yeni nesil bu meslek erbabının eseri olacak, şanlı tarihinin dinamiklerinden uzaklaşmış olan bu milleti yine öğretmenler uyandıracaktı. Türkiye’de kamuoyu üzerinde ciddi etkisi bulunan her ideoloji öğretmen camiasını ciddiye aldı, kurtuluşunun reçetesini öğretmenleri yanına çekmekte gördü. Hem Kemalizm, hem solcu ve sağcı hareketlerde hem de özellikle 80 sonrasında büyük bir ivmeyle yükselişe geçen İslamcı cemaatlerde bu itibarı gözlemlemek mümkündür.
“Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacak.”,”Öğretmenlik bir peygamber mesleğidir.” gibi takdirkar ifadeler çok az meslek için söylenmiştir.
Oysa her geçen gün öğretmenlik mesleği “aydınlatma” misyonundan uzaklaşarak gittikçe daha bir halk hizmetine dönüşüyor. Bunun pek çok nedeninin saymak mümkündür. Nedenlerin en başında, sanırım, bilgiye erişim yollarının çoğalması geliyor.
Peki öğretmen, kendisini ve hedef kitlesini neyle aydınlatacak. Öyle ya, elinde bir meşale olması gerekiyor ki girdiği ortamı aydınlatsın. Besbelli ki öğretmenin elindeki meşale, kendisinin yaptığı bir meşale değildir. Bu meşale, ideolojinin kurucuları tarafından hazırlanmıştır. Öğretmen bir meşale mucidi değil, ancak ve ancak o meşaleyle ortamları aydınlatan kişidir. Cumhuriyet’ten bu yana ülkemizde ortaya çıkan ideoloji ve fikir akımlarına baktığımızda gördüğümüz budur.
Makalemin başlığını “Kalkınmanın Türkiyeli ve Batılı Olanı” olarak atmayışımın nedeni bir tahminden kaynaklanıyor. Öyle tahmin ve iddia ediyorum ki, Türkiye’nin doğusundaki devletler ve milletler de en az bizim kadar önemsemiştir öğretmen öncülüğündeki kalkınmayı.
İşte, hodri meydan, gidelim doğuyu araştıralım. Göreceğiz ki öğretmenlik hakkında en az bizdeki kadar söylenmiş mehdiye vardır.
Diğer bir kalkınma modeli ise öğretmenin yükümlülüğünü mümkün olduğunca şeffaflaştırmaktan geçiyor. Bu sayede kişi, bilim sanat ve felsefeyle daha bir doğrudan kontak kuracaktır. Bilim, sanat ve felsefenin koyu bir öğretmen süzgecinden geçirildikten sonra hedef kitleye ulaştırılmasının çok iğreti bir adı vardır ki duyanı şöyle bir irkiltir. Adamın yüreğini hoplatır alimallah.
Onun adı skolastiktir. Skolastizm, öncelikle kurucularının elinde iyice katılaştırılıp dogmalaştırıldıktan sonra öğretmene emanet edilir. O da elinden geldiğince katılaştırdıktan sonra hedef kitlesine iletir. Bu sayede, toplum, her daim ölmüş kokuşmuş bilgilerle oyalanıp durur.
Türkiye’deki 4 ana ideolojik grup arasında günümüzde en çok İslamcılar itibar eder öğretmene. Diğer 3’ü bu safhayı geride bırakmıştır. Bugün gelinen aşamada ne Kemalizm’in, ne solculuğun, ne de sağcılığın öğretmene itibar ve teveccühünden söz edebiliriz.
Bu iddiama hak vermek için Cumhuriyet dönemine gidip, yeni devlet için öğretmenin ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu görebilirsiniz. Aynı şekilde 40’lardan 80’lere kadar ülkemizdeki sağcı-solcu hareketler içinde öğretmenin yerini sanırım herkes taktir eder.
Bu 3 ideoloji, Türk milletini tarihi ve coğrafyasıyla medeniyetler arasında hak ettiği yere taşımada başarılı olamadı. Konumuz bağlamında bunun temel nedeni olarak, skolastik kalkınma yatıyor diyebiliriz. Çünkü bunların hiçbiri özgürlüğe hak ettiği şanı şerefi vermedi.
Bugün İslamcı’ların elinde bir fırsat var. Şahsen, akıbetin diğerlerinden farklı olacağını sanmıyorum. Gördüğüm kadarıyla onlarda da aynı skolastizm var. Umarım bu konuda yanılırım ve milletimiz daha aydınlık bir geleceğe kavuşur.
çocuk=bilinçsiz filozof...............................filozof=bilinçli çocuk
rahat bırakın çocuklarımı
|
|
| | Topic: Yine ayetlerden bir bilgelik dersi |
|---|
| Yine ayetlerden bir bilgelik dersi [message #53453] |
Cum, 30 Ekim 2009 15:27 |
 |
Emre_1974tr Messages: 1732 Registered: Haziran 2004 |
Dependent |
|
|
ARAF
163. Sor onlara o deniz kıyısındaki kentin durumunu. Cumartesi günü azıp sınır tanımazlık ediyorlardı. Sebt yaptıkları gün balıkları onlara akın akın gelirdi; sebt yapmadıklarında ise onlara gelmezdi. Yoldan sapmaları yüzünden onları böyle imtihan ediyorduk.
164. İçlerinden bir topluluk şöyle dedi: "Allah'ın helak edeceği yahut şiddetli bir azapla azaplandıracağı bir topluma ne diye öğüt verip duruyorsunuz? Dediler ki: "Rabbinize karşı bir mazeret olsun diye ve bir de korunup sakınırlar ümidiyle."
Kimin sonsuz zalimlerden olduğunu veya kimin iyilerden olduğunu bir tek Rabbimiz bilir. Bugün Müslüman olan yarın vazgeçebilir veya zaten gerçek bir Müslüman olmayabilir veya bugün inkarcı olan yarın iman edebilir.
İşte burada 164. ayetteki gerçekleri tebliğ edenlerin cevabı muhteşem. Tam bir bilgelik...
Evet bu sayede hem saflarını belli etmiş oluyorlar, hem de Allah'ın bildiği ama onların o an bilmediği, sonradan iman edecek olanlara vesile olmuş olacaklar.
Şu 2 günlük imtihan, insanları içindekilerle yüzleştirme dünyasında, herkes bir vesileyle hakettiği imana veya imansızlığa kavuşacak. Ki ahirette aleyhlerinde veya lehlerinde deliller önlerine sunulabilsin. Rabbimiz hepimizin, sonsuza dek bu dünyada yaşasaydık iyilerden mi yoksa kötülerden mi olacağımızı bile biliyor. Bize de bir imtihan örneği yaşattırarak, kendimizle yüzleştiriyor.
Selam ve sevgiler.
Bloğum:
http://profiles.yahoo.com/blog/UJKCKA4BNXTBX6ZBNUFAK7JRXY
|
|
| | Topic: Hanif Murat “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR" |
|---|
| Hanif Murat “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR" [message #53076] |
Prş, 01 Ekim 2009 00:17 |
|
Sayın Hanif Murat’ın “HÜKÜM YALNIZ ALLAH’INDIR” adını verdiği kitabı çıktı!

Arka kapak yazısı…
İslam dininin biricik sahibi vardır: O da ALLAH. O’nun dininde O’nun sözlerinden başka hiçbir beşeri kavle yer yoktur. İnşallah elinizdeki bu çalışma, bu mukaddes davaya mütevazı bir katkı sağlayacaktır.
Din yalnız ALLAH’a özgülendiği takdirde; bizi birbirimize kırdıran, dünyada rezil rüsva, perme perişan eden ihtilaflardan kurtulmuş olacağımız gibi, ahirette de bunun semerelerini alacağız. Binlerce çelişki içerisindeki dini (!) görüp de, pamuk ipliğiyle tutturulmuş bir inanca sahip kitleler, ayne’l yakine kavuşacaklar.
İnşallah, her türlü tabunun yıkıldığı, tüm dengelerin yerle bir olduğu asrımızda, tağut düzenleri yerini halis İslam’a bırakacaktır. ALLAH’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isteyenlerin unutulmaya bıraktıkları, okunmasını engelledikleri, hayattan dışladıkları, eksik, yetersiz, anlaşılmaz, mücmel, tarihsel diye damgaladıkları Kuran, tekrardan gün yüzüne çıktı. Yalancıların çenelerini kapatmaya başladı bile. Tüm korkuları, tedirginlikleri, iftiraları, taşkalaları ve telaşları bundandır. Artık yolun sonu göründü. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, asla eski zulüm ve karanlık dönemlerine dönemeyecekler. Fitne kalmayıncaya, din de yalnız ALLAH’ın oluncaya kadar karşılarında biz Hanifleri bulacaklar.
Yapmamız gereken; atalarımızın duvarda asılı da olsa bize miras bıraktığı Kuran’ı açmak ve görmek hakikati tüm çarpıcılığıyla… İnsanlardan ve dogmalardan korkmadan, ürkmeden, inançla ve samimiyetle ona yaklaşmak…
Önsözden alıntı…
Müslümanlar arasında 13 asır önce basit mevzulardan ortaya çıkan ihtilaflar, her geçen gün çözümleneceği yerde, katlanarak ve kronikleşerek içinden çıkılmaz bir hal aldı. Erken dönemde, iki elin parmaklarını aşmayacak adetteki problemlere, her nesil, ardıllarına daha başkalarını miras bırakarak, bir süre sonra aynı ortak isim altında fakat pek de müşterek yanı olmayan onlarca İslam ortaya çıktı.
Önce siyasi manada teşekkül eden fırkaların, ameli mezheplere derken İtikadî mezheplere devşirilmesi gecikmedi. Her yeni kombinasyon daha farklı fraksiyonlar doğurdu. Tarikatlar, onların alt şubesi olan cemaatler, derken en sonunda herkesin ayrı doğrularının ve kendisine has inanışlarının olduğu bir dinin mensupları haline geldik; ulemadan avam kesime değin. Televizyonlarda hiçbir konuda anlaşamayan, hem de aynı ekolun, aynı mezhebinin âlimlerini görmeyi kanıksadık bile.
Acaba bu farklı varyasyonlardan hangisi doğru? Tek bir ALLAH’ın vazettiği yegâne hakikat olacağına göre bu savların en fazla birisi doğru olabilir. Belki de hepsi batıl. Ve hak gizli bir yerde ve bizler tarafından keşfedilmeyi bekliyordur. Ebedi saadetimizin söz konusu olduğu bu durumda işi şansa bırakabilir miyiz? Yahut suya sabuna dokunmadan “Saldım çayıra Mevlam kayıra” felsefesiyle hidayete ulaşmak mümkün mü? Ya da atalarımızdan devraldığımız meşrebimizi herhangi bir analize tabi tutmadan olduğu gibi taklit edersek sırat’ül müstakim üzerinde olma ihtimalimiz yüzde kaçtır? Eğer şeksiz bir şekilde kendi içerisinde mutabakata varmış üç beş görüş bulunuyor olsaydı belki şansımız yüzdelerle ifade edilebilirdi. Lakin ağzı olanın dinle ilgili kendisine özgün ahkâmlar kestiği dinimizde başarı şansımız, bir bölü ağzı olanlardan öteye gitmeyecektir. Tabi bu orana ağız sahiplerinin kendi içerisindeki çelişkilerini de hesaba katarsak durum tam anlamıyla içinden çıkılmaz bir hale bürünür.
En iyimser tahminle sadece bir hizbin ahirette kurtuluşa ereceği bu devingen yapı, dünyamızı da cehenneme çevirmiştir. Öyle ki, 1400 yıllık bilânçomuzda, bu dinsel farklılıkların körüklediği mezhep savaşlarında, gayri Müslimlerle girişilenlerin kat kat fazlası kayıplar verildi. Maalesef şeytanın 1300 yıldır sahnelediği bu oyun, günümüzde bile daha şiddetli bir şekilde devam etmektedir. Bu gerçeği görebilmemiz için öyle çok uzaklara, tarih kitaplarına bakmamıza bile gerek yok. Yanı başımızdaki Irak’a salt akşam haberleri düzeyinde göz atmamız yeterlidir. 2003 yılında başlayan lanetli savaş neticesinde; bir milyonun üstünde Müslüman katledilmiş ve bir o kadarı da sakat kalmıştır. Olayın en vahim yönü ise bu zayiatın onda birinin bile işgalci Amerikalıların eliyle vuku bulmayışıdır.
Çeşitli fırkalara bölünmüş Müslümanlar, istilacı Conilerden bile daha merhametsiz bir şekilde birbirlerine kıyım gerçekleştirmektedirler. Hatta öylesine pervasızlaşmışlardır ki inandıklarını iddia ettikleri kitap, ALLAH’ın isminin anıldığı tüm mabetleri mukaddes ilan etmişken (22:40) birbirlerinin camilerinde intihar eylemleri bile yapabilmektedirler. Hoş Müslüman’ım diyenlerin neden tek bir camide toplanamadıklarına değinmiyorum bile. Ancak en azından birbirlerinin camilerinde intihar eylemi yapmalarının bir açıklaması olmalı. Dinsel, kültürel, tarihsel, sosyolojik ve psikolojik olarak…
Detaylı bilgi için http://www.hanifmurat.com
Attachment: Kapak.jpg
(Size: 82.95KB, Downloaded 116 times)
|
|
| | Topic: "Ey Malik, artık Rabbin bizim işimizi bitirsin" |
|---|
| "Ey Malik, artık Rabbin bizim işimizi bitirsin" [message #52662] |
Çrş, 09 Eylül 2009 05:53 |
 |
serbest radikal Messages: 116 Registered: Mayıs 2009 |
Reader |
|
|
selam;
Zuhruf 77
"Ey Malik, artık Rabbin bizim işimizi bitirsin," diye seslenirler. O da, "Siz böyle kalacaksınız," der.
şeklinde çevrilen ayetin yanlış anlamlandırıldığını düşünüyorum.
din gününün malik'i (yöneticisi, sahibi) allah'tır. (fatiha suresi 4. ayet)
"malik" bu açıdan bir cehennem meleği için çok tuhaf bir isim.
ayet aslında asıl malik (yönetici ve sahip) olan ALLAH'ı bilmediği için cehenneminde yaşayan putperest tipin aracı koyma ve umutsuzluk psikolojisinin örneğini sunuyor. bu kişi gerçek yöneticinin ALLAH olduğunu tam idrak edemediğinden ve O'nun gücünü paylaştırdığından, bir gücünün olduğunu düşündüğü aciz bir varlığa maliklik vasfı veriyor. yetmiyor, ondan ALLAH ile arasında aracılık yapması için istekte bulunuyor. isteği ise kurtulmak değil yok olmak...
ve karşılık alamıyor. çünkü putperestliğe devam ettiğin sürece cehenneminde süreklisin.
[Updated on: Çrş, 09 Eylül 2009 05:54]
|
|
| | Topic: Ahmet Altan: Toz Duman |
|---|
| Ahmet Altan: Toz Duman [message #52393] |
Çrş, 26 Ağustos 2009 11:41 |
 |
Volkan Gungor Messages: 254 Registered: Ağustos 2002 Location: Hollanda (Rotterdam) |
Writer |
|
|
http://taraf.com.tr/makale/7058.htm
Genelkurmay başkanı bir devlet memurudur.
Gerekirse, başbakan, çağırıp askerî konularda kendisinden bilgi alır.
Önerilerini de sorar.
Sonra hükümet karar verir.
Genelkurmay başkanı da hükümetin talimatlarını yerine getirir.
Onun dışında genelkurmay başkanı, siyasi konularda fikirlerini kamuoyuna açıklayamaz.
Parlamentoyu ya da hükümeti açıkça eleştiremez.
Eğer böyle bir şey yapmak istiyorsa önce istifasını yazması gerekir.
Dünyanın tüm gelişmiş ülkelerinde sistem böyle işler.
Birinci Irak savaşında Amerikan kuvvetlerinin başında “çöl ayısı” denilen çok başarılı bir general vardı.
Savaşı kazanıp Bağdat yolunu açtı.
Gidip Bağdat’ı alabilirdi ve almak istiyordu.
Ona göre askerî açıdan bu gerekliydi.
Amerikan hükümeti ise Ortadoğu dengelerine bakarak Bağdat’ın alınmamasına karar verdi.
Bağdat’ın alınmasının İran’ın bölgedeki gücünü arttıracağını tahmin etmişlerdi.
Meseleye sadece askerî açıdan bakan general, hükümetin hangi nedenlerle böyle bir karar aldığının tam kavrayamadı ve kendi hükümetini eleştiren bir açıklama yaptı basına.
Hemen görevden aldılar.
Doğrusu da budur.
Savaş askerî bir akıl gerektirir ama siyaset için sivil akıl lazımdır.
Biliyorum, gelişmiş dünyanın ölçüleri bizde yadırganıyor.
Türkiye’nin “gelişmemiş” bir ülke olduğunu kabul ediyorlar ve “gelişmesini” de istemiyorlar.
İstiyorlar ki “generaller” konuşsunlar ve siviller onların aklına uysunlar.
CHP ile MHP, Genelkurmay Başkanı’nı “konuşması” ve “kırmızı çizgileri” belirlemesi için çok zorladılar.
Genelkurmay Başkanı da konuştu.
Kürt sorununun nasıl çözüleceği, eğitimin hangi dilde yapılacağı Genelkurmay Başkanı’nın üstüne vazife değil.
O savaşmaktan sorumlu.
Savaş derler, savaşır.
Barış derler, barışır.
Savaşa ve barışa generaller karar veremez.
Savaşa girmeden önce “ordunun hazır olup olmadığını, askerî şartları” hükümete anlatır.
O kadar.
Bizim genelkurmay başkanları maşallah her konuda konuşuyor.
Kendi işleriyle uğraşacaklarına siyasetle uğraşıyorlar.
Kürt meselesini askerin aklıyla mı çözeceğiz?
Bu meselenin çözülebilmesi için yepyeni yöntemler, bugüne dek rastlamadığımız üsluplar ve yaklaşımlar gerekli.
Anlaşılıyor ki barış konusunda Türkiye epey zorlanacak.
Genelkurmay Başkanı konuştuktan sonra iktidar partisinin sözcüsü de “paşaya” hak veren bir açıklama yaptı.
“Siz karışmayın paşam” diyeceklerine, “çok haklısınız paşam” dediler.
AKP, generale ayak uydurmaya çalışırken DTP de öbür uca doğru sertleşti.
PKK zaten bir gün önce esip gürlemişti.
Türkiye’nin siyasi sahnesindeki bütün aktörler, silahlılar da dahil olmak üzere aslında bir “mucize” peşindeler.
Hem barış olsun yeni bir hayat başlasın istiyorlar hem de eski konumlarını sürdürmek istiyorlar.
Bu mümkün değil.
Kürt meselesinin çözümlenmesiyle birlikte her şey değişecek, AKP dünyaya daha hızlı açılmak zorunda kalacak, CHP ve MHP “milliyetçilik ve hamaset” üzerinden oy alamayacak, DTP “tek yönlü politikaları” terk edip halkın refahına yönelik projeler yaratmak zorunda kalacak, ordu kışlasına çekilecek, PKK silahlarını bırakıp dağdan inecek.
Bu aktörler bu gelişmelerden hoşlanmayabilir.
Ama başka çareleri yok.
Bu ülke savaşla gidebileceği yere kadar gitti, bundan sonra ancak barışla ilerleyebilir ya da Avrupa’nın kenarında kör bir apandisit gibi iltihaplı bir fakirliğe teslim olur.
Yeni bir dönem başlıyor.
Yeni laflar gerekli.
Yirmi beş yıldır biz bu ezberlenmiş lafları dinledik, binlerce çocuğumuz öldü.
Bize çocukların ölmeyeceği bir sistem lazım.
Susmayı bilen generaller ve konuşmayı bilen siyasetçiler lazım.
İnsanları öldürmek kolay, bunu herkesin yapabileceğini gördük.
İnsanları yaşatmak zor, bunu becerebileni henüz görmedik.
Ama görmek istiyoruz.
Bunu bütün toplum istiyor.
Bize barışı, huzuru, mutluluğu verecek bir yol görmek istiyor toplum.
Bu eski yollar kan dolu çünkü.
Ve, biz kandan bıktık usandık.
|
|
| | Topic: kuran dışında vahiy |
|---|
| kuran dışında vahiy [message #51775] |
Paz, 05 Temmuz 2009 07:04 |
|
Dün yaşa nuri öztürkün ceviz kabuğuna katıldığı programın videosunu indirdim.İzliyorum daha tam bitmedide.Bi sorum var.Yaşar nuri şunlardan bahsediyordu.Peygamberimizin hadislerinde "gizli şirk" vs dediği ve günümüzdeki putperesleri orda kastettiğini söylüyor.
Burda sormak istediğim.Bir insan geleceği bilebilir mi? Eğer Allah sadece geleceği biliyorsa Paygamberimize bunu söylemeden peygamberimiz hiş birşey bilemez gelecek hakkında.Bu durumda Kuran dışında bir vahiy olması gerekiyor.Kurana göre kuran dışında bir vahir olabilir mi?
Kuranla çelişmeyen Hadislerin doğru olduğunu kanıtlayacak bilimsel kanıt var mıdır? Yaşar nuri vardır gibisinden konuşuyorda.
selamlar.
[Updated on: Paz, 05 Temmuz 2009 07:04] http://tinyurl.com/Fikret-Kizilok-Zaman-Zaman
|
|
| | Topic: İsrail'in Türkiye Üzerinde Planları (Çok ilginç bir söyleşi) |
|---|
| İsrail'in Türkiye Üzerinde Planları (Çok ilginç bir söyleşi) [message #51418] |
Pzt, 08 Haziran 2009 10:45 |
|
Aşağıdaki söyleşiyi buraya asınca formatı bozuluyor ve maalesef sorular ile cevaplar görünüm olarak birbirinde ayrılamıyor... Bu söyleşi Yeni Asya gazetesinin bugünkü (8 Haziran 2009) tarihli nüshasında yayımlanmış:
http://www.yeniasya.com.tr/2009/06/08/roportaj/h1.htm
Not: Söyleşiyi İnglizce grup, forum ve sitelerimde yayınlamak istiyorum. Onu İnglizce'ye çevirebilecek gönüllü var mı?
***
ISRAİL'E GÜVENİLMEZ
Yeni Asya'ya konuşan Hüsnü Mahalli, "İsrail'in Yahudilik adına hareket etme hakkı varken, Müslümanların İslâm adına hareket etmeleri dünyaca kabul görmüyor. Bu insanlardan korkmalıyız. Tarih boyunca neler yaptıklarını çok iyi biliyoruz" dedi.
Mayınlardan temizlenmesi gereken alan Hatay, Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin ve Şırnak illerinin büyük kısmı Suriye, bir kısmı Irak ile olan sınır bölgesini kapsayan 877 km'lik ve 216 bin dekarlık alanı kapsıyor. 1956 yılında bu topraklar mayın döşenmek üzere istimlak ediliyor ve NAMSA, Suriye'nin tehlike olduğu gerekçesiyle, Amerikan stoklarındaki mayınları buraya döşüyor. Dünya da Ottowa sözleşmesi gereği kara mayınlarını ortadan kaldırmaya karar veriyor. Türkiye kendi teknolojisi yetmediği gerekçesiyle bu işlemi hizmet karşılığı ihaleye gidilmesi, bunun sonuçsuz kalması durumunda arazinin 44 yıla kadar kullanım karşılığı temizlenmesini öngören başka bir ihale açılmasını öngörüyordu. Tartışma tam bu noktada çıktı ve İsrail'in bu ihaleyi alabileceği ve büyük bir problemin bölge ülkelerini beklediği konuşulur oldu. Bu tartışmalar ihalenin şu şekilde yasalaşmasını beraberinde getirdi: Buna göre ihalede öncelik NATO'ya bağlı NAMSA şirketine verilecek. Mayın temizleme işi öncelikle Millî Savunma Bakanlığı tarafından dâvet usulüyle yaptırılmaya çalışılacak. Bu yolla yaptırılamazsa, Maliye Bakanlığı hizmet satın almak suretiyle ihaleye çıkacak. Bu yöntemden de sonuç alınamaması halinde, yap-işlet-devret modeli devreye girecek.
Yorumculara göre, hâlâ İsrail'in bu toprakların işletimini alma ihtimali var. Biz de bu konuyu Ortadoğu uzmanı yazar Hüsnü Mahalli'yle konuştuk. Neden İsrail tehlike olarak görülüyor? İsrail'in daha önce dünyada bu konuda nasıl bir imajı var? İsrail'in Afrika deneyimini konuştuk....
Suriye sınırındaki mayınlı arazinin temizlenmesi konusu neden vatana ihanet tartışmalarına kadar vardı? Bu proje zaten hükümetlerin gündeminde değil miydi?
Mayınların temizletilmesi meselesi, 1974 Ecevit-Erbakan hükümetinin de gündeminde vardı. Vatana ihanet tartışması, temizlenen arazinin kırk dört yıl İsraillilerin kullanımına verilebileceği üzerine çıktı. Bunun gerekçesi ne olursa olsun, İsrail'e kullanımı için verilecek toprağın izahı yoktur. Bu toprakları işletmesi için Avusturyalılara, Almanlara, Afrikalılara verebilirsiniz, ancak İsraillilere veremezsiniz. İsrail gerçek bir tehlikedir, bunun şakası yoktur. Yurt dışında görev yapan bütün İsrailliler MOSSAD'la işbirliği yaparlar. Bunun içindir ki, İsrail'e verilecek toprak, vatana ihanettir. Eğer böyle bir şey olursa, bu insanlar Hatay'dan Şırnak'a kadar olan bölgede dolaşacaklar. Bölgedeki şehirlerin analizlerini yapacaklar.
İsrail dışında diğer ülkelerin istihbaratları yok mu? Aynı şeyleri onlar da yapamaz mı?
Bu arazi Suriye sınırındadır. Ortada, Suriye meselesi var. MOSSAD ajanları Suriye sınırı ile ilgili bilgi toplayacak, Irak'ı, İran'ı dinleyecekler. Bir de bu bölgede Kürt meselesi gibi hassas bir mesele var.
Suriye Devlet Başkanı Esad, Başbakan'la bu konu üzerinde görüşmüş olabilir mi?
Mayınlarla ilgili bir görüşme olduğunu zannetmiyorum. 17 Eylül 1978'de Camp David anlaşması imzalanarak Mısır'la bir barış sağlandı. Ancak sınırlar açık olmasına rağmen, Mısır halkı İsrail'e gitmez. Çünkü karşıda İsrail var. İsrail hiçbir şeye benzemez. İsraillilerin Afrika deneyimine bakın, ya iç savaş çıkarmışlar, ya da ülkeleri birbirine kırdırmışlardır.
Başbakan sizin gibi düşünen insanları sermaye ırkçıları olarak tanımlıyor....
Bu mesele, sadece Türkiye'yi ilgilendirse sorun değil. Madem Yahudileri seviyorsun, sermayenin dini imanı yok diyorsun tamam. Türkiye egemen bir devlet olarak istediğini yapar, bunun vatana ihanet olup olmadığını da kamuoyu tartışır. Ama mayınlı arazilerin kullanımı meselesi, bölge ülkeleri de ilgilendiriyor. Şırnak'tan İran'a kaç kilometre var?
Bu kadar önemliyse niye Suriye tepki vermiyor?
Şu an bir tartışma var. Fiilen toprakların kullanımı İsrail'e verilmiş durumda değil. Senaryolar üzerinden konuşuyoruz. Yarın öbür gün ihaleye verildi ve İsrail aldı "Almanlar 100, Fransızlar 110, Malezya 90, İsrailliler 10 liraya temizliyor" söylemleri gerekçe olamaz. Eğer böyle bir şey olursa, insanlar, "Bu toprakların İsrail'in kullanımına verileceği daha önce belirlenmişti. Bu oyundu" diyecek. Böyle bir şey Türk hükümetinin üzerine yapışır.
Siz daha önceden böyle bir anlaşma yapıldığına inanıyor musunuz?
Ben kişisel olarak, Başbakan Erdoğan'ın böyle bir şey yapacağına inanmıyorum. Hükümetin yedi yıllık dış politikasındaki Ortadoğu, Arap politikasını savunduk. Davos'u bir kenara bırak, genel olarak Arap kamuoyu "Biz sana inandık, Türkiye'yi sevdik, eğer İsrail'e toprak vereceksen Gazze Savaşı'nda neden İsraillilere kafa tuttun? Ahmet Yasin öldürüldüğünde neden İsrail'e terör devleti dedin? Halid Meşal'i neden Türkiye'ye dâvet ettin? Niye Hizbullah'la konuştun? Neden Sadr'la konuştun?" demez mi?
İsrail açısından mayınlı arazinin bir önemi var mı?
Bu tartışmalar yapılırken, İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy, Urfa'yı ve parlamentoyu ziyaret ederek tartışmaları provoke ediyor. Levy, Urfa ziyaretinde "Bizde bütün çocuklar Harran'ın rüyasını görür" dedi. Şu an Güneydoğu'da tarım danışmanı olarak çalışan Yahudi firmalar var. Urfa Yahudiler için kutsalsa, Filistin de Müslümanlar için kutsal. O zaman bir buçuk milyar Müslüman, "Filistin'e gidelim." Bu insanların zihniyetleri çarpık. Washington'dan, Moskova'dan, İzmir'den Yahudiler kalkıp neden Filistinlilerin topraklarına gidip onları öldürüyor? Levy'nin sülâlesi Beyazıd'ın getirdiği Yahudilerden ve yıllar sonra İzmir'den Filistin'e gitmişler. Senin sülâlen İzmir'de 400 sene yaşamış, Filistin'e niye gidiyorsun? Bırakın Müslümanları, Batıda neden antisemitizm var. Demek ki adamlar gerçekten antipatik.
Güneydoğu'da tarım sektöründe çalışan bu Yahudi firmalar MOSSAD'a istihbarat sağlıyor olabilir mi?
Kesinlikle istihbarat sağlıyorlar. Bunu tesbit etmek devletin işi. Şu an bölgede MOSSAD'a bilgi aktaran istihbarat elemanları yüz kişiyse, mayın temizleme işinde bin kişi, kırk yıllığına verildiğinde on bin kişi olacaklar. Tarım çiftlikleri kurulduğunda, İsrail'den insanlar getirilecek. Kırk yıl o topraklar üzerinde yaşadıktan sonra buralar benim toprağım deme ihtimalleri var. Ben Türkiye'nin İsrail'le herhangi bir şekilde iş yapmasına karşıyım. Onların nasıl tehlikeli olduğunu bilirim.
Muhalefet mayın konusunda yaptığı eleştiriyi, neden İsrail askerlerinin Konya'da eğitimi konusunda yapmıyor?
Eğer bu konu Suriye, Irak ve İran'ı ilgilendirmeseydi, bu tartışma olmazdı. Türkiye'nin İsrail'le askerî, ekonomik ilişkilerine baktığınızda, dört dörtlük bir ilişkisi var. Bu başka bir hikâye. Bu, Türkiye'nin egemenlik hakları içinde yaptığı bir anlaşma.
Az önce İsraillilerin Afrika'daki etkisinden bahsettiniz. Bunu anlatır mısınız?
Somut bir örnek Ruanda. İsrail bu bölgeye mayın temizlemek için gitti ve sonra Hutular ve Tutsilerden bir milyon insan baltalarla birbirini kestiler.
İki kesimin de danışmanları Yahudiydi. Google'den İsrail'in Afrika'daki rolü diye girin, orda somut isimler, tarım şirketleri, mayın şirketleri hepsinin ismi karşınıza çıkacaktır. Başka bir örnek Somali ve Etopya. Bu iki devletin başkanları aynı aşiretten ve akraba oldukları halde Yahudi danışmanları nedeniyle sürekli savaştılar.
Mayınlı arazilerin İsrail'e verilmesini analiz ederken, Kürt meselesi konusunun da dikkat edilmesi gereken bir mesele olduğunu söylediniz. İsrail'in kırk yıllığına bu topraklara yerleşmesi Kürt sorununa nasıl yansır?
Sayın Cumhurbaşkanı Gül, Dışişleri Bakanı iken, Kuzey Irak'ın MOSSAD ajanlarıyla dolu olduğunu söyledi. Arşivlere bakın...
Ne anlamak lâzım bu ifadeden? Eğer, K. Irak'ta MOSSAD ajanları cirit atıyorsa, Türkiye'ye kırk yıllığına gelecek İsrailliler arasında kurulacak kontaktı düşündüğünüzde, Güneydoğu için riskin ne olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Sizin öngörünüz ne?
Bu çiftliklerde çalışacak bir İsrail ajanı, gidip bir karakola bomba koysa, askerler ölse, Atatürk barajına bomba koysalar... Ortamın nasıl olacağını siz tahmin edin. İsraillilerin yapamayacağı şey yoktur. İsrail'in, Afrika'da yaptığı şeyler varken, aynı şeyi Türkiye'ye baş belâsı etmenin bir anlamı yok. Büyük İsrail'in Nil'den Fırat'a kadar olduğu anlayışını, İsrail paraları üzerinde Anadolu haritalarının olduğunu bir kenara bıraksak bile, büyükelçi Urfa için, "Burası benim tarihsel ilgi alanım içindedir" diyor. Rica ediyorum, okuyucular İsrail'in, Afrika'da nasıl iç savaş çıkardığını internetten araştırsın. Eğer Türkiye'deki bu araziler İsrail'e verilecek olursa Afrika'da hizmet veren bu firma, Türkiye'ye gelecektir. Bu gelişmelerden korkmamız, senaryo değildir. Benim tanıdığım Erdoğan, Gül ve AK Parti yöneticileri bunu yapmayacak diye düşünüyorum. Yaparlarsa yapacak hiçbir şey kalmaz.
Türkiye ile İsrail arasında dört dörtlük bir ilişki varsa, tarım arazisinin onlara verilmesi çok sürpriz olmaz zannedersem?
Umarım öyle değildir.
Kürt meselesi demişken K. Irak'ta Kürt Yahudiler olduğu yönünde bilgiler vardı. Bu açıdan baktığımızda, İsrail'in 44 yıllığına bölgeye gelmesi başka bir anlam ifade eder mi?
İlk defa size somut bir örnek vereceğim. Ben ilk yıllarımda Teknik Üniversite'de okuyordum ve Kürt arkadaşlarla bir ev tutmuştuk. Ev arkadaşlarımızdan Muhammed Yıldız, Teknik Üniversitesi'nde okuyordu. Biz diğer arkadaşlarla gezerdik, eğlenirdik, ama Muhammed namazında niyazındaydı. Aradan yıllar geçti, sekiz dokuz sene önce Irak'a gittikten sonra görmediğim Muhammed, çat kapı Taksim'deki ofisime geldi. Diplomasını kaybettiğini ve yeni bir diploma alması için kendisine yardım etmemi söyledi. Ben de "gazeteye ilân verelim" dedim. Diplomada "Irak doğumlu" diye ifade vardır. Muhammed, "Artık ben Iraklı değilim, İsrailliyim" dedi. 1991'den sonra MOSSAD Kürt bölgesini dolaşmış ve bazı insanlara 3 kuşak önce annesinin Yahudi olduğunu iddia eden belgeler sunmuş. Altı ay inceledikten sonra, "Doğru olduğuna inanıyorsan, al numarayı gel İsrail'e vatandaşlık verelim" demiş. O dönem Barzani ve Talabani arasındaki savaş, Türkiye'nin Çekiç Güç'ü gönderme planı bölgeyi yaşanmaz hale getirdiği için, Muhammed İsrail'e gitmiş ve numarayı göstermiş. İsrail Devleti o gün kendisine Yahudilik beratı ve vatandaşlık vermiş. Şimdi bu arkadaş Yahudi. Arapça, Kürtçe, İngilizce, Acemce, Türkçe biliyor. Arada bir gelip gidiyor. Her gelişinde topladığı bilgileri MOSSAD'la paylaşıyor. Somut bir örnek ve arkadaşın bana anlattığı birçok konu var. Nasıl olur da böyle bir İsrail'le çalışılabilir? Onun için İsrail'e hiçbir şekilde güvenmem.
Tarım yapılacak toprakların köylülere iade edileceği konusu karşısında Başbakan, "Yok öyle bedavacılık" dedi. Sizce topraklar köylülerin mi?
Mayın döşenen araziler istimlâk edilmiş ve kanunda amaç dışı kullanımda tekrar eski sahiplerine iade edileceği yazılı. Mayın temizlenecek burada tarım yapacaksanız amaç dışına çıkmış oluyorsunuz. Bu toprakların eski sahipleri üç ay içinde aldıkları istimlâk bedelini iade ettiklerinde, topraklarını geri alabilirler. Bu o insanların anayasal hakları ve haksızlığa uğradıklarında dâvâ açma yetkileri var.
Siz mayınların nasıl temizlenmesini istiyorsunuz?
NAMSA bu mayınları Suriye'nin tehlike olduğu söylemiyle sınıra yerleştirdi. Kendisinin bu pisliği temizlemesi lâzım. O dönemde Suriye yeni kurulmuş, ordusu bile yoktu. Nasıl olur da Türkiye'ye karşı tehlike olabilirdi. Türkiye, NATO ülkesi, Türk subaylarının denetiminde bu mayınların temizlenmesini istiyorum.
Hükümetin bu projesi ekonomik bir getiri için mi yapıldı?
Tarımı sen ben yapamam mı Allah aşkına! Kooperatif kurarız. Bugün Türk firmaları Rusya'nın Sibirya'sında, Libya'nın çölünde iş yapıyor, kendi toprağını mı işletemeyecek? Türk insanı beceriklidir.
Yahudilere hiç mi güvenmiyorsunuz?
Yahudilik meselesini cesaretle tartışmamız gerekiyor. İsrail kendini Yahudi devleti olarak tanımlıyor. Ben İsrail'i eleştirdiğim zaman, antisemitizmle suçlanmamalıyım. İsrail Dışişleri Bakanı Liberman seçim kampanyasında Filistinliler üzerine nükleer bomba atmaktan bahsetti. Kimse eleştiremedi. Moldova'da bar kabadayısıyken Filistin'e yerleşmiş bu insanın neden burada olduğunu tartışalım. Ben İsrail'e sert çıkınca Yahudi düşmanı oluyorum. Bakın bizi nasıl sıkıştırıyorlar? Arap coğrafyasında yaşayan Yahudiler var. Bunlara en ufak bir şiddet uygulanıyor mu, ancak İsrailliler İzmir'den ve dünyanın bir çok yerinden kalkıp Filistinlileri öldürerek onların topraklarına yerleşiyorlar. Ve bunu din namına yapıyorlar. Ben de Müslüman olarak bu insanların Allah tarafından lânetlendiğini söyleyebilmeliyim. Ancak İsrail'in Yahudilik adına hareket etme hakkı varken, Müslümanların İslâm adına hareket etmeleri dünyaca kabul görmüyor. Bu insanlardan korkmalıyız. Tarih boyunca neler yaptıklarını çok iyi biliyoruz.
10/5/2005 Tarihli bir makalede Can Dündar, Hüsnü Mahalli Neden Kovuldu?" başlığıyla şunları yazmış:
Yeni Şafak bir süre önce Hüsnü Mahalli'nin yazılarına son verdi. Suriyeli gazeteci Mahalli, ABD'nin Irak işgaline ve İsrail'in saldırgan politikalarına karşı yazılarıyla tanınıyordu.
Kovulan yazara göre kararın nedeni, "ABD, İsrail ve onların Türkiye'deki dostlarının baskıları"; gazeteye göre ise, "okurun büyük tepkisi..."
Peki Mahalli ne yazıyordu da bu kadar rahatsızlık yarattı?
Geçen hafta ODTÜ Mezunları Derneği'nin "Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tartışma grubu"nun davetlisiydi Mahalli.
Anlattıkları, niye kovulduğunun açıklaması gibiydi.
* * *
Mahalli'ye göre ABD Büyük Ortadoğu Projesi'yle 22 Arap ülkesine demokrasi vaat ediyordu. Yola çıkarken 4 ülkeyi örnek göstermişti:
Bahreyn, Katar, Fas ve Yemen.
Bahreyn, topraklarının yüzde 30'u Amerikan üssü olan bir krallıktı.
Katar, topraklarının yüzde 25'i Amerikan üssü olan bir emirlik.
Fas'ta hükümeti meclis değil, Kral atıyordu.
Yemen'in çavuşken darbe ile işbaşına gelen Cumhurbaşkanı ise 24 yıldır iktidardaydı.
* * *
Mahalli, ABD'nin 1970'lerde komünizme karşı radikal İslamı kullandığını hatırlatarak şöyle dedi:
"ABD şimdi ılımlı İslamı destekliyor. Sezer'in 'Türkiye ılımlı İslam ülkesi değildir' demesi ondan."
Suriyeli yazara göre ABD 11 Eylül sonrası tüm teröristlerin Sünni olduğunu fark edip Şii kartını oynama kararı aldı. İran'la el altından flörte başladı. Irak'ta yönetime onları taşıdı. Böylece Şii azınlığı olan ülkelere de sopa gösteriyor.
"Dünya Bankası'nın başına Paul Wolfovitz'in getirilmesi de boşuna değil; sopayla terbiye edemediklerini parayla edecekler."
* * *
Sovyetler çökünce bölgedeki anti-Amerikan direnişin bayrağı sosyalistlerden radikal İslamcılara geçti.
ABD başta buna şiddetle karşılık verdi. Cezaevinde işkence yaparak, camide yaralıları kurşunlayarak, 300 milyon Arap'ı en hassas yerinden vurdu: Gururlarını kırdı, itibarlarını sıfırladı.
Mahalli'ye göre şimdi ABD taktik değiştiriyor. En muhalifine davetiye çıkarıp işbirlikçiliğe çağırıyor:
"İktidar mı olmak istiyorsun, bırak cihadı, gel ben seni destekleyeyim" diyor.
* * *
Mahalli, bu sayede yakında Hamas, Cihad, Hizbullah, Müslüman Kardeşler gibi radikal örgütlere iktidar kapılarının açılacağını öngörüyor. Şimdiden ipuçları var:
Filistin'de yerel seçimleri Hamas kazandı.
Irak'ta hükümete Sünni direnişçilerden bakanlar alındı.
Deneyimli yazarın diğer tahminleri şunlar:
3-5 ay içinde bölgeye ABD'den para akışıyla birlikte satın almalar başlayacak. Kısa zamanda, hızla fikir değiştiren devlet adamları, medya organları ve köşe yazarları göreceğiz.
1-2 yıl içinde Türkiye'de BOP'a endeksli olarak kamusal alanda türban serbest bırakılacak.
BOP'un yedek planı olarak Irak'ta ve Türkiye'de bir Kürt devleti gündeme gelecek.
Irak'ta iktidar nasıl etnik ve dini gruplar arasında paylaştırılarak Lübnanlaştırıldıysa, Türkiye'ye de aynısı dayatılacak.
* * *
Köşesiz kalmış bir yazarın tahminlerine köşemi açtım.
Çünkü bu tahminlerde bir kovuluşun nedenleri kadar ürkütücü bir istikbalin izleri de var.
Edip Yuksel; J.D.
www.yuksel.org
www.19.org
www.islamicreform.org
19@19.org
|
|
| | Topic: Şiir |
|---|
| Şiir [message #50240] |
Sal, 17 Mart 2009 07:48 |
|
görmediniz
duymadınız
bilmediniz
sıcaktı yuvanız ve topraklarınızda ölüm boy vermemişti henüz
görmediniz
duymadınız
bilmediniz
kayıp canlar tutuşmuştu, kayıpsızdınız
görmediniz
duymadınız
utanınız
her cümlemde, ikinci çoğul şahıs ekine sıkışacak kadar varsınız.
...
halepçe'nin gözleri açık kaldı
örtmeye gelmedi hiçbir masal kuşu
kirpiklerindeki darağaçlarını salıncak bilen çocuklar
kimyasal bir urganla boğuldular
ayaklarında göç sızısıyla yürüdü erkekler
başı dik, beli bükük erkekler...
hava, taze gelinlerin sütünü zehirledi
bir anne, bebesini emzirse de yitirdi
önce toplar patladı, kaçıştılar -hawar!
uzaklaştı şehirler; evlerini, meclislerini, koltuklarını alıp gittiler
sonra zehir soludular, bağırdılar -hawar!
tıkadı kulaklarını uzak ufuklar
yandılar, -kader!
tahtında tanrılaştı -ben çizdim! diyenler
görmediniz
ölümün bileği büküldü halepçe'de
kan rengi topraklarda başaklar boy verdi
zılgıtlar, meydan okudu ağıtların sessizliğine
doğruldu cesetler, kefeni yok, yüzü ak cesetler
dediler ki; biz ölmedik, tutuşmadı dilimiz
duymadınız
göbek bağı kesilmemiş bir sabinin nefesi kesilirken
ve henüz kıpırdamaktayken parmakları
kuş kanatlarına ölüm serildi
kuş yüreğinden bir soru yükseldi;
-söyle, kimin hışmı üstümüzdeki?
bilmediniz
ölüleriyle halaya durdu halepçe
stranlarında gırtlak parçalayan zılgıtlar doğurdu
o zılgıtlar ki, göğsünden bebesini düşüren bir ananın korkusu
anasının sol memesinde tutuşan bebeğin kokusuydu
soluyunuz
...
şimdi burnumda direk deviren bir sızı
insan eti kokuyor yürek ülkem
gülüşü yarım, korkusu büyük ve zehirli suyu
halepçe, gözleri açık uyudu
...ve kimse öğrenmek istemedi
kızıl saçlı, yeşil gözlü bir kadının
neden kapkara bakışlı çocuklar doğurduğunu.
(23) Şubat 2009
Karia K.
Sosyalist
|
|
| | Topic: TATAR RAMAZAN MANIFESTOSU |
|---|
| TATAR RAMAZAN MANIFESTOSU [message #50180] |
Cts, 14 Mart 2009 07:35 |
 |
hakan Messages: 370 Registered: Haziran 2002 Location: Belcika |
Thinker |
|
|
türk sinemasının kült olabilmeyi başarmış filmi ‘tatar ramazan’ aslında bizim için bir figür. tatar ramazan özelinde aslında kokuşmuş, yozlaşmış, her türlü insani, manevi değerlerden uzaklaşmış hem yamyam hem vejetaryen olmayı başarmış ademoğluna bir şeyleri hatırlatmak için seçtiğimiz bir figür. tatar ramazan bir masal kahramanı ve her onurlu insanın masalında kendine yer bulmayı başaran bir kahraman. toplumların sosyal fenomenleri vardır tatar ramazanda bir efsanedir türk sinemasında. bu filmin 3. çekilmelidir sloganımız aslında yeterince kirlenmiş bir toplumu uyandırma çabasıdır. tabi ki tatar ramazan-3 çekilmelidir hedeflediğimiz şeylerden biriside budur ama bunun paralelinde yozlaşmış, kokuşmuş bir düzene karşı onurlu temiz bir figür olarak gönüllerimizdedir. bundan böyle www.tatarramazan3cekilmeli.com adresinde buluşacağız ve bu filmin sevdalıları olarak serinin devam filmini çektirecek güce sahip olduğumuzu tüm yönetmen,yapımcı ve senaristlere göstereceğiz.
siz beni resimlerde gördüğünüz mahkûmlarla karıştırıyorsunuz müdür bey, benim adım tatar ramazan, ben bu oyunu bozarım! repliğiyle hafızalara kazınan türk sinemasının yüz akı filmlerinden biridir tatar ramazan. kerim korcan’ın aynı adlı eserinden sinemaya aktarılmıştır. kadir inanır’ın bu filmle oyunculuğun zirvesine çıkmıştır. belli ki rolüne çok iyi hazırlanmış en az on-onbeş kilo alarak rolüne yakışacak heybete kavuşmuştur. türk sinemasının saygı duyulası filmlerinin başında gelmektedir. adana kapalı cezaevinde çekilen tatar ramazan filmi kült filmler kategorisinin zirvesine oturmuştur. çekilmiş onlarca cezaevi filmi vardır türk sinemasında. bunun dışında bizzat kadir inanır’ın oynadığı halk kahramanı öyküleri, kabadayı külhanbeyi filmleri vardır ama hiçbiri tatar ramazanın gördüğü ilginin onda birini bile görememişlerdir.
peki neydi tatar ramazan filmini ölümsüz kılan sır…
aslında hiç kimselere kötülük etme niyetinde değildir ramazan yalnızca ekmeğinin ve onurunun derdindedir. hikayede böyle başlıyor zaten ramazan ekmeğinin derdinde sade bir kunduracı iken, belediye memurunun yaptığı haksızlıklara katlanamayarak onu belediye reisine şikâyete gider. ancak belediye reisi beklemediği bir tepki verir ve ramazan'ı azarlar. ramazanda bıçağını çekip orada reisi öldürür. sonra cezaevleri serüveni başlar, gittiği her yerde haksızlık görür ama hayatı pahasına da olsa haksızlık gördüğü yerde susmaz susamaz. birileri tavuk kırtarken diğerleri kuru ekmeğe talim ettiği müddetçe bu oyun fazla sürmez elbet bir tatar çıkar bu oyunu bozar tarih boyunca bu hep böyle olmuştur.
tatar ramazan’ın sosyal bir fenomen haline dönüşmesinin en önemli sebebi onun siyaset hile bilmez tavrıdır. tatar ayak oyunu bilmez idareye yaltaklanmaz iktidarın ve gücün yanında değil ezilenin yanında olurdu. tatar ramazan hayatı boyunca her şeyi mertlik dürüstlük çizgisinde çözmeye çalışmıştır. günümüz türkiye’sinde kurtlar vadisinden kalma kravatsız takım elbise giyen mafyatik ayak takımını gördükçe o saf kabadayılık kültürüne daha bir saygı duyuyor insan. ondandır ki önemli bir figürdür tatar ramazan, türk öykücülüğünün de en gerçekçi kahramanlarından biri olarak anılmaktadır. mertliğin, cesaretin, onurun zulme başkaldırısını temsil eder. tatar ramazan insanların korkuya teslim oldukları karanlık bir cezaevi serüveninde bütün sırça köşkleri cam kırığı içinde bırakmıştır. korkuya teslim olmanın hükmü yoktur yüreğinde insanların köpekleşmesi onu çıldırtıyordur. dikkat edilirse bütün cezaevi serüveni boyunca yapayalnızdır, sadece kirmastılı tarafından dolaylı yoldan desteklenir. haksızlığa başkaldıran kahramanların kaderi bu olmasaydı dünya daha bir yaşanabilir hale gelir miydi? keşke kahramanlara hasret kalsaydık hiç kahramanız olmasaydı kahramanlara ihtiyaç duyulmayan medeniyetlerde yaşasaydık. dünyanın suya hasret kaldığı şu günlerde en az su kadar ihtiyacımız olan şeyin haksızlıklara karşı dik duran yüreğimiz olduğunu unutmayalım. konfüçyus’un dediği gibi. ‘onur en sıcak ekmektir’
tatar ramazan sürgüne geldiği yeni cezaevinde bir yılanın başını daha ezmek zorunda kalacağını daha geldiği ilk gün anlamıştır. kirmastılı çavuşun boyunduruğu altına girmemiştir ancak o da düzene uymuştur. ve o gün gelir… kuyruğunu kısıp cezasını çekse özgürlüğüne kavuşacaktır ramazan… ama kavgaya mecburdur özgürlüğe değil… tek hamleyle devirir çavuşu yere ve ardından kulaklardan hiçbir zaman silinmeyecek o başkaldırı manifestosunu haykırır… yer gök cam kırığı olmuştur…
içeri diyorum sana, ben idarenin aslanını vurdum işte daha önce neredeydiniz... içeri diyorum sana nasıl da insan oluverdiniz, bıçak meydana çıkınca? çavuş haraç alır, kumar oynatır, zavallı bir ihtiyarı tokatlar siz meydanda yoksunuz. öyle ya, çavuş buradayken size ne lüzum var? o dirayetli adam olmasa bu cahil milleti kim idare edecek?
bu yapılanlar birazda sizin için arkadaşlar biz çavuşun kirli işlerine göz yummuş olsaydık ne lüzum vardı kan dökmeye, gül gibi geçinir giderdik o zaman sizin ensenizdeki yumruk katmerli olurdu… tatar ramazan, insanları korkularıyla baş başa bırakmak yerine onları korkularıyla yüzleştirmeyi seçmiştir… ondandır bu kadar sevilmesi belki de sonuçta tatar bir masal kahramanı, kanlı bir masalın hem de… buradan tatarın yari zeynep ile ilgili bir parantez açmak istiyorum. zeynep tatarı öyle değişik, öyle tutkulu, hatta yer yer öyle bir hastalıklı aşkla seviyor ki ilk başta yadırgansa da günümüzün dejenere olmuş abur-cubur (sözüm ona) tüketim aşklarının yanında kale gibi selamlıyor izleyiciyi. hiçbir şarttan etkilenmeyen uğrunda ölünecek bir aşk… ya o… ya hiç… tatar ramazana da böyle bir sevda yakışırdı zaten. böyle kadınlar var mı türünden sorulara gerek yok herhalde.
kadir inanır’ın kariyerindeki en mükemmel işi olan bu filmin mutlaka 3. çekilmelidir. internet sitemiz www.tatarramazan3cekilmeli.com aracılığıyla mahalle baskısı yapılacaktır.
|
|
| | Topic: Bu MESAJı İmzala |
|---|
| | Topic: Madde de gerçektir |
|---|
| Madde de gerçektir [message #50091] |
Sal, 03 Mart 2009 17:03 |
 |
Emre_1974tr Messages: 1732 Registered: Haziran 2004 |
Dependent |
|
|
Ruhçu öğreti ve onun izinden giden tüm oluşumlar aslında maddenin bir hayalden, bir ilizyondan ibaret olduğunu iddia ederler hep.
Buna kanıt olarak öne sürdükleri şeylerden ilki maddenin aslında enerjiden oluştuğu, maddenin kökenine inilirse enerji dalgalanması vb. şeylerle karşılaşacağımızı söylemeleridir. Bir de işin içine ışığı falan sokarlar, akılları sıra maddenin aslının ilizyon, dumani ve hayaletvari bir şey olduğunu ispatlarlar.
Ama hesaba katmadıkları bir şey var, enerji denilen şey de madde dışı bir şey değildir. Madde onun konsantre haliyse, enerji ise maddenin dağınık ve değişik halidir. Işık denilen şey de maddeden başka bir şey değildir. Yani maddenin kökenine inilince yine karşımıza madde ve gerçeklik çıkmakta.
Maddeyi hayal zannedenlerin öne sürdükleri ikinci delil ise, madde âleminin aslında duyu organlarımızın oyunları sonucu varmış gibi algılandığını belirtmeleridir.
Eğer biz bir şeyi görüyorsak o şey var olduğu için değil, gözümüz öyle algıladığı için gördüğümüzü, eğer bir şeyi duyuyorsak aslında yine kulak adlı alıcımızın yarattığı şeyi algıladığımızı söylerler.
Yine burada hesaba katmadıkları bir şey var. Eğer söyledikleri gibi madem onlar gerçek değil, alıcılarımızın oluşturduğu bir ilizyon hepsi. Öyleyse niye bir alıcımız bozulunca hemen tamire yani tedaviye koşuyoruz. Madem alıcılarımın oynadığı oyun bütün bunlar öyleyse bir şaşının objeleri çift görmesi de, sağlıklı bir gözün tek görmesi kadar normal ve sağlıklıdır. Öyleyse neden sağlıklı gözün gördüğü teki kabul ediyorsunuz da şaşı gören gözü "sağlıksız" ve yanlış görüyor kabul ediyorsunuz.
Veya niye kataraktlı bir gözün ışıkların etrafında hale görmesini "sağlıksız" ve "yanlış" kabul edip tedaviye başvuruyorsunuz. Madem gerçeklik denilen şey alıcılarımızın ilizyonundan ibaret niye bu durumu "hatalı" kabul edip ameliyatlara, ilaçlara veya bitkisel kürlere başvuruyorsunuz.
Yine aynı şekilde kulağı ağır işiten birini niye "sesleri sağlıklı bir şekilde işitemiyor" deyip tedavi etmeye kalkıyorsunuz.
Nedenini ben söyleyeyim. Çünkü madde gerçektir ve ilizyon değildir. Öyle alıcılarımızın oyunu falan hiç değildir ve evrensel değişmez ölçüleri vardır. Bu yüzden bu ölçüleri sağlıklı bir şekilde algılayamayınca, madde gerçekliğini sağlıksız bir şekilde algıladığınızı anlıyor ve hemen tedaviye koşuyorsunuz. Eğer madde bir hayal olsaydı buna gerek kalmazdı. Maddenin gerçekliği sabittir ve kişiden kişiye değişmez. Tabii alıcılarınızda bir bozukluk yoksa.
Şimdi vereceğim ayetler konumuzla doğrudan ilgili değil. Çünkü birinci anlamları, Allah`ın gönderdiği ayetleri ve peygamberleri yalanlayanları eleştirmekte. Kendilerine getirilen apaçık kanıtlara rağmen sapkınlıklarını sürdürenlerden bahsedilmekte.
Yalnız ayetlerin apaçık birinci anlamlarını kabul ettikten sonra, ayetlerin işaret ettiği başka anlamlara da kafa yorabiliriz öyle değil mi? Tabii bizim yükleyeceğimiz bu ikincil ve üçüncül anlamlar birer iddia ve varsayım olmaktan ileri geçemeyecektir. Bu yüzden şimdi bu söyleyeceklerimi sadece "bir beyin jimnastiği" olarak kabul ediniz lütfen. Bunun dışında bir amacım yok.
—Sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik, onlar da onu elleriyle yoklasaydılar, muhakkak o küfürlerinde inat edenler yine "Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir. " diyeceklerdi. (Enam Suresi 7. ayet)
Bu ayetin açık anlamı dışında başka işaretlerine bakacak olursak; size apaçık bir şekilde alıcılarınızla algılayabileceğiniz fiziksel şeyler sunduğumuz halde sizler bütün bu gerçekleri bir ilizyon ve hayal kabul etmekte ısrar ediyorsunuz anlamına da gelebilir mi?
-"İşte bu sizin o yalan deyip durduğunuz ateş!" diye.
—Bu da mı sihir, yoksa siz görmüyor musunuz? (Tur suresi 13 ve 14. ayetler)
Yine bu ayetin birinci açık anlamı dışında beyin jimnastiği yapacak olursak; işte madde âlemine hep bir hayal, hep bir ilizyon dediniz durdunuz, şimdi tadın şiddetli ateşin azabını bakalım görün madde gerçekmiymiş yoksa ilizyon mu? Anlamında da dolaylı bir uyarı içeriyor olabilir mi acaba?
Tur Suresi 44. Ayet: Onlar gökten bir parçayı düşerken görseler `Birbiri üstüne yığılmış bir bulut" diyecekler.
Kamer Suresi 2. Ayet: Hala bir mucize görseler, yüz çevirip: "Süregelen bir sihir!" derler.
Bu ayetlerde de, birinci anlamları dışında, acaba madde âlemini bir ilizyon olarak gören ve "maddenin kökeninde üst üste yığılmış enerji dalgalanmaları" falan var deyip gerçekliğini inkâr etmeye kalkanlara bir uyarı olabilir mi?
-Hem görsen onları, Rablerinin huzuruna durdukları zaman! O: "Nasıl şu gördüğünüz gerçek değil miymiş? " diyecek, onlar da: "Evet Rabbimiz hakkı için gerçek!" diyecekler. O zaman: "Küfrettiğinizin cezası olarak azabı tadın!" buyuracak. (Enam Suresi 30 ayet)
Yine bu ayette birinci ve gerçek anlamda şüphesiz ki kâfirlerin dini inkârlarının sonucu yaşadıkları hüsran anlatılıyor. Ama yine ayetlerin birinci anlamı dışında beyin jimnastiği yapacak olursak, dolaylı da olsa, madde âlemini tüm ispatlarına rağmen bir ilizyon kabul edenler eleştiriliyor olabilir mi?
Dediğim gibi bütün bu ayetleri yazmamdaki neden zihin egzersizi yapmak sadece. Zaten ayetlerin ikincil ve üçüncül anlamları için çıkıp da kimse kesin olarak "şu şöyledir" diyemez. Diyenler yanılgı içerisindedir.
Fakat bazı ayetler doğrudan da, maddenin-yaratılmışların gerçek olduğu bilgisini bizlere vermektedir:
AHKAF
3. Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları ancak gerçek ile ve belli bir süreye göre yarattık. İnkar edenler, uyarıldıkları şeyden yüz çevirmektedirler.
Allah "gerçek"-"hak" olarak yarattığını da belirtiyor ayetlerinde.
Ayrıca bazı ayetlerinde yarattığı varlıklar üzerine yemin ediyor. Örneğin:
TIN
1. Yemin olsun incire, zeytine,
2. Tûr-i Sîna`ya,
3. Ve şu güvenli kente ki,
Rabbimiz bir hayalin üzerine yemin etmez. Gerçekler ki üzerlerine yemin etmekte.
Kısacası ruhçu öğretinin insanlara benimsetmeye çalıştığı "herşey algılarımızın bir oyunu, gerçekte madde bir hayalden ibarettir" inancı doğru değildir.
Yine her zaman ki gibi ruhçuluk, insanları yanlış inanışlara ve hatta inkara yönlendirmek için çırpınmaktadır.
Bunu fark etmenin yolu yine "yalnız Kuran" deyip İslam`a yönelmekten geçmektedir
Selam ve sevgiler.
Bloğum:
http://profiles.yahoo.com/blog/UJKCKA4BNXTBX6ZBNUFAK7JRXY
|
|
| | Topic: Ehli-kitabın küfre sapmışı kimlerdir? |
|---|
| Ehli-kitabın küfre sapmışı kimlerdir? [message #50081] |
Sal, 03 Mart 2009 11:57 |
 |
shaban Messages: 111 Registered: Kasım 2008 |
Reader |
|
|
Bilemem. Ama bişey kesin ki, ehli-kitabın küfre sapmışı pek makbul bişey değil:
98:6 Ehlikitap'ın küfre sapanlarıyla müşrikler, içinde sürekli kalıcılar olarak cehennem ateşindedirler. İşte onlardır yaratılmışların en şerlisi.
Kesin olan diğer bişey şu ki: ehli-kitabın küfre sapmışı olmanın birinci şartı önce ehli-kitap olmaktır. Hal böyle olunca kimse sevdiklerine ehli-kitaplığı yakıştırmadığı gibi düşmanlarını ehli-kitap yapmakta da pek hevesli oluyor. Misal, Reşatçılara göre yanlarında kitap (Kuran) bulunan sünniler ne oluyor?
ehli-kitap. 
Bu durumda Kuran'ın ilk indirildiği topluluğun ne zaman ehlikitaplığı hakettiği de bir muamma oluyor. İlk ayet indiğinde mi, son ayet indiğinde mi, yoksa arada bi yerde mi? 
Şapkadan tavşan çıkarmakta usta olan Reşatçılar, tümüyle ehlikitabın küfre sapmışına hitap eden Beyyine suresinden de "tertemiz sayfalar okuyan resul" olarak yankee Reşad'ı çıkarıyorlar.Hal böyle olunca da, kendilerine gelen beyyine üzerine dellenip küfre sapan ehli-kitap olmak sünnilere düşüyor. Tek sorun 98:4 ayetinde:
98:4 Kitap verilmiş olanlar, kendilerine beyyine/açık delil geldikten sonradır ki parçalanıp bölündüler.
Bize tertemiz sayfalar okuyan yankee Reşad 1974'te geldiğine göre bu tarihten önce kimse parçalanıp bölünmemiş. O zaman Allah 14 asır önce inen kitabında bu sözleri kime diyor:
3:70 Ey Ehlikitap! Gerçeğe tanık olup durduğunuz halde, Allahın ayetlerini neden inkar ediyorsunuz?

Reşatçılar bir taraftan katakulliyle sünnileri ehlikitaplaştırırken, diğer taraftan da 2:62 yi çarpıtarak gerçek ehlikitabı Allaha ve ahirete iman eden nur yüzlü iman edenlere dönüştürüyorlar.Artık gerisi herkesin insafına kalmış. 
Misal, Hz Muhammedi şeytanın reenkarne olmuşu ilan eden Luther'le, Kuran'ı akıl dışı ilan eden Papa, Allaha (baba-oğul-kutsal ruha) ve ahirete (İsa rableriyle göğe yükselmeye) inandıkları için ne oluyorlar?
iman edenler 
Peki yanında Kitap (Kuran) bulunan Hz. Muhammed ne oluyor?
ehli-kitap 
Ya da, misakın elçisini inkar eden şu naçizane tp kardeşiniz ne oluyor?
ehli-kitabın küfre sapmışı 
Hadi hayırlısı...
[Updated on: Sal, 03 Mart 2009 11:59] http://www.yedicift.tr.gg/
|
|
| | Topic: isterken kimden isteyecegiz |
|---|
| isterken kimden isteyecegiz [message #50042] |
Prş, 26 Şubat 2009 16:21 |
 |
suevari Messages: 539 Registered: Şubat 2006 |
Thinker |
|
|
kuranda musriklerin bir ozelligi olara onlarin hicbir faydasi ve zarari olmayan seylerden birseyler istedigi vurgulanir. zarar ve yarari olmayan seyden birseyler istemek sirktir.
o halde mumin, yarar ve zarar verebilen seyden istemeli. korku ve sevinc de ondan olmali. bize zarar ve yarar verebilecek sey ise dogadir, tabiattir. gercek zarar veya yarar verebilen varlik odur. o halde mumin, istedigini dogadan istemeli. bu, sagduyuya yakin ve fitri olan bir bilgidir. ne yazik ki insanlar guft u guy yani dedikoduyla sarlatanlik ve laf salatasi yaparak bu en acik gercegi orterler ve gercekle kendi aralarina daglar duvarlar koyarlar.
kendileriyle doga arasina sanal tanrilar vaz ederler. oysa doga insanin kendisine acikyureklilikle cirilciplak gelmesini ister.
çocuk=bilinçsiz filozof...............................filozof=bilinçli çocuk
rahat bırakın çocuklarımı
|
|
| | Topic: Ruhat Mengi'ye mektup |
|---|
| Ruhat Mengi'ye mektup [message #49732] |
Paz, 01 Şubat 2009 05:28 |
 |
Volkan Gungor Messages: 254 Registered: Ağustos 2002 Location: Hollanda (Rotterdam) |
Writer |
|
|
Merhaba Ruhat hanim,
Sizi dini konular ilgili yapmis oldugunuz programlardan dolayi cok takdir ederdim. Insanlara Kuran disi kaynaklarin celiskilerlen dolu oldugunu aktararak insanlarimizi aydinlatiyordunuz.
Davos ile ilgili olan yazinizi okudum ve Her Acidan programinizi ise dikkatlen izledim
Israil'in hainliklerine odaklanacaginiza malesef Basbakanin duygusalligina odaklaniyorsunuz. Tepki gosterilimde fazla asiriya gitmeyelim, yoksa bizim basimiz agrir misali. Iste sizin yaptiginiz menfaatcilik. Ulke cikarlarini dusunerek ezilen Filistinlilere tum yureginizlen sahip cikmiyorsunuz. Korkunuz ise Israil'in PKK konusunda destegini cekmesi ve Ermeni soykirimini onaylamasi.
Hollanda medyasi bile sizin aksine Simon Perez’in duygusal cikisda bulundugunu belirtiyor. ve Erdogan’in sozunun aniden kesildigini belirtiyor. Artik Turk medyasina asiri kuskucu bakiyorum. Medya patronlarinizin Israilli isadamlarinlan derin ticari iliskileri oldugundan dolayi bir grup gazetecilerin patronlarina yalakalik yaptiklarini dusunuyorum. Ulke menfaatleri islenilen zulme ragmen koruyalim diye diretenler, kendi kisisel menfaatlerini korumanin yolunu da iyi bilirler. Sizi bu gruba dahil etmiyorum. Ancak herhalde bazi ikiyuzlu ve menfaatci meslektaslarinizin yorumlari sizi bir hayli etkilemis.
Artik halkimiz bilincleniyor. Medyanin secimerden once AKP’yi cok sert bir sekilde elestirmesine ragmen oylarin 48% ini alarak iktidara gelmesi halkin artik medyanin manipulasyonlarina kanmadigini en iyi sekilde gosteriyor.
Filistin sorununa Arap meselesi olarak bakiyorsunuz. Araplardan ses cikmiyor bizim niye elimizi tasa atalim diyorsunuz. Isinize geldiginizde Ataturk’un arkasina siginmayi bilirsiniz. Size Ataturk’un Yurtda Sulh, Cihanda Sulh sozunu hatirlatirim. Gazze bolgesi ne zamandan beri cihanin bir parcasi olmaktan cikti?
Siz yolda zulme ugrayan bir vatandas gorseniz buyuk olasilikla su sekilde haraket edeceksiniz: Zalim kisi guclu ise cok az bir tepki vereceksiniz. Eger zalim kisi gucsuz ise cok buyuk bir tepki verirdiniz. Ne guzel, guclunun yaninda olmak. Bana dokunmayan yilan bin yasasin ne guzelde bir soz.
Kuran bize samimi olmamizi emreder. Lafi eveleyip gevelemeyi hos gormez. Onun icin AKP’ci olmamama ragmen Basbakani samimi tavrindan ve zulme karsi mucadelesinden dolayi tum yuregimlen destekliyorum.
Selam
Volkan Gungor
Hollanda
|
|
| | Topic: "Gazze'ye atom bombası atalım" |
|---|
| "Gazze'ye atom bombası atalım" [message #49466] |
Çrş, 14 Ocak 2009 03:17 |
 |
Volkan Gungor Messages: 254 Registered: Ağustos 2002 Location: Hollanda (Rotterdam) |
Writer |
|
|
http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=SonDakika& ArticleID=1046926
Gazze'ye atom bombası atalım"
İsrailli parlamenterden dudak uçuklatan öneri
İsrailli parlamenter Avigdor Lieberman, Gazze'ye atom bombası atılmasını istedi. İsrail'de yayınlanan Jerusalem Post gazetesinin haberine göre, aşırı sağcı siyasetçisi Lieberman, Hamas iktidarda olduğu müddetçe İsrail'in güvende olamayacağını söyledi ve kente atom bombası atılmasını istediğini ima etti. "Hamas'a karşı ABD'nin II. Dünya Savaşı'nda Japonya'ya yaptığını yapalım" diyen Lieberman, "Gazze'yi işgal etmek gereksiz" dedi.
DAHA ÖNCEDEN DE SABIKASI VAR
İsrail Beyteynu Partisi'nden parlamento üyesi olan Lieberman'ın bir önceki icraatı, Arapları temsil eden partinin seçimlere girmesinin engellenmesi olmuştu.
Lieberman'ın bu açıklaması, seçim öncesi en sert sağcı olmanın İsrail'de oy anlamına gelmesinden kaynaklanıyor. İsrail ordusunun kentte karşılaştığı şiddetli direnişin ardından kayıplar vermesiyle, Hamas'ın alt edilemeyeceğinin yüksek sesle söylenmeye başlanmasından bu yana, politikacılar "toplu katliam" isteklerini dile getirmekte beis görmüyorlar. Ancak İsrail'de propaganda ile icraat arasındaki sınırların belirsiz olduğunu iddia edenler, ülkenin Gazze savaşında kontrolden çıkmaya başladığına işaret ediyor ve Lieberman'ın dehşet verici açıklamasını benimseyen çok sayıda devlet görevlisi olduğunu belirtiyorlar.
LÜBNAN'DAN İSRAİLE ROKET SALDIRISI
İsrail’in, Lübnan topraklarından düzenlenen roket saldırılarına top ateşiyle cevap verdiği belirtildi.
Lübnan güvenlik yetkilileri, roket saldırılarının ardından İsrail’den Lübnan’ın güneyine 8 atış yapıldığını söyledi.
İsrailli yetkililer ve yerel basın, Lübnan’dan İsrail’e bu sabah roket saldırısı yapıldığını, Kiryat Şimona yakınlarında açık alana düşen roketlerin can kaybına neden olmadığını açıklamıştı. Buna karşın yöre sakinlerine, roket
saldırıları nedeniyle sığınaklara gitmeleri çağrısında bulunulduğu belirtildi. Lübnan’daki güvenlik kaynakları İsrail’e 5 roket atıldığını, 2’sinin mesafesinin kısa olmasıyla İsrail sınırına ulaşmadığını belirtirken, İsrail
tarafı da 3 roket saldırısı olduğunu doğruladı. Roket saldırılarının sorumluluğunu şu ana kadar üstlenen olmadı.
Lübnan topraklarından geçen perşembe günü de İsrail’e roket saldırısı düzenlenmiş, bu gelişme ikinci bir cephenin açılabileceği olasılığını gündeme getirmişti. 2006’da İsrail ile çatışmaya giren Hizbullah bu saldırıyla ilgisi
olmadığını açıklamış, Lübnan’daki bazı küçük Filistinli grupların düzenlemiş olabileceği olasılığı üzerinde durulmuştu.
İSRAİL LÜBNAN'I VURDU
İsrail ordusu, bu sabah güney Lübnan’dan ülkenin kuzeyine yapılan roket saldırılarına karşılık verdiğini doğruladı.
İsrail ordusu, roket saldırılarının önlenmesinden Lübnan hükümetinin sorumlu olduğunu belirtti.
Lübnan’dan İsrail’in kuzeyine, Lübnan’la sınır yakınındaki Kiryat Şimona yakınlarına en az 3 Katyuşa roketi saldırısı yapılmıştı. Sabah saat 08.30 dolaylarında atılan Katyuşalarla ilgili olarak polis herhangi bir zarar veya zayiatın olmadığını bildirirken, roketlerin açık alanlara düştüğü bilgisini verdi. Benzer bir olay geçen perşembe günü de yaşanmış ve güney Lübnan’dan yine aynı bölgelere 4 roket saldırısı yapılmıştı.
Kanal d
|
|
| | Topic: Naziyonistlerin Gaza Toplama Kampındaki en son Katliamları |
|---|
| Naziyonistlerin Gaza Toplama Kampındaki en son Katliamları [message #49422] |
Paz, 11 Ocak 2009 14:43 |
|
Nazionistlerin Gaza Toplama Kampındaki en Son Katliamları Üzerine
Edip Yuksel
Her nezaman İsrael Filistin ve Lübnan'da yeni bir katliam gerçekleştirse, İsrail'i lanetledikten sonra eleştirilerimin bir kısmını Filistinilelere yöneltiyordum. Vazgeçtim artık ondan...
Seri cinayetler işleyen sadist bir cinsi sapığın tecavüzüne uğrayan küçük bir kızın çığlıklar eşliğinde çırpınarak tırnaklarıyla ırz ve can düşmanının yüzünü kanatıp seri katili kızdırmamasını, ve onu yumuşatmak için ona şarkılar söylemesini öneriyordum ve aradabir o kızcağızı cani mütecavizin yüzünü çizdiği için eleştiriyordum. Hatta olaya tanık olan kızın küçük kardeşinin evlerinde bulabildiği kalem ve misket gibi küçük nesneleri kapıp cani mütecavize doğru atmasını, kendi canını da tehlikeye atmasını da eleştiriyordum...
Ne kadar da safmışım meğer. Gerçeklerden ne kadar uzak bir hayalperestmişim... Israil Filistin topraklarında Irgun ve Hagana terörüyle başlattığı işgalinden sonra İngiltere ve Amerika'nın Ortadoğu'daki petrol kaynaklarını kontrol etmek için 1948 yılında oluşturduğu İsrail devleti bir yüzyıl yıldır yürüttüğü terör ve Nazionist politikasıyla topraklarından sürdüğü, geride kalanları da katliamlarla sistematik bir soykırıma tabi tuttuğu, temerküz kaplarına doldurup duvarlarla ve kuduruk zestapolarla açlığa mahkum ettiği, çocuklarını ve umutlarını yok ettiği Filistinlilerle hiçbir vakit adil bir barış istemedi ve istemiyecektir. Bu son duruşumu dile getiren birkaç İnglizce makaleyi okumanızı öneririm. O makalelerde beni buna sürükleyen gerçeklere ve olaylara örnekler sundum:
• Poor Cohen versus Bad Ahmad: The Rise of NaZionizm
• Your Children will be Ashamed of Your Support of NaZionist Atrocities!
• Jews Condemn Atrocities in Gaza Concentration Camp
• How to Fight Nazionst Propaganda! How to Fight Nazionst Propaganda!
Yukarıdaki makalelerimi şu linklerde bulabilirsiniz:
http://groups.google.com/group/19org
http://www.facebook.com/group.php?gid=57406004740
http://www.opednews.com/author/author24172.html
http://www.19.org/forum
Nazionist İsrail'in değişmeyen politikası, USA-Inc ve İngiltere'den aldığı destek ile Filistin halkını belirsiz bir politika ile bölüp yoketmek... Anlgo Saxonların kaç yüz yıl önce Kızılderililere uyguladığı ve yetmiş seksen yıl önce Hitler'in Yahudilere uyguladığı soykırımlardan tecrübe kazanmış bir politika ile... İsrail'in görevi, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu'daki melanetleri için sürekli bir bahane olma görevini sürdürmek...
Nihayet, ilk kez şu sonuca vardım. Nazionist İsrail devleti insanlık düşmanı bir canavardır. Yok olmadıkça o bölgeye ve dünyaya barış ve adalet gelmez. Barış ve adalet isteyenler olarak bu yönde çalışmalıyız. Kuşkusuz bu mücadelenin silah ve şiddet ile kazanılacağına inanmıyorum. Bu konuda bizden çok üstünler... Filistinlerin can havliyle gösterdikleri reaksiyonu eleştirmiyorum, ama, Nazionist canavarını yenmenin en etkili yönteminin onu besleyen Emperyalist USA-Inc'i etkilemek ve onun vahşetlerine engel olabilmek...
Amerika'yı iki-partili uyduruk bir sistemle yöneten emperyalist oligarşinin ve işbirlikçileri Nazionistlerin başarısında en önemli rolü oynayan faktörlerden biri Amerikan medyasının propaganda için çok iyi kullanılmasıdır. Amerikan halkı müthiş bir propaganda ile aldatılıyor, maalesef. Buradaki televizyon kaynaklarında İsrail yardıma muhtaç bir zavallı olarak gösteriliyor... Tanka karşı elinde taşla duran delikanlı Filistinli ise bir terörist olarak. Propagandanın hipnoz edici, gerçekleri çarpıtıcı tüm entrikalarını başarıyla kullanıyorlar... Satın alınmış Evangelist liderlerinin Pazar vaazları ve milyonlarca satan kitaplarla da Nazioyinst İsrail'e koşulsuz yardım etmenin dini bir görev olduğu öğretiliyor sürekli. Nasıl ki Emevi ve Abbasi döneminin saltanat propagandacıları mehdi ve deccal hakkında bir sürü hadisler uydururak müslümanları birbirine karşı savaştırmış çeşitli katliamlar gerçekleştirmişse aynı şekilde Anglo-Saxon emperyalizmi St. Paul'un uydurmalrı üzerinde üretilen modern uydurmaları dindarlara pazarlayarak onları birer bağnaz ve aptal Nazionist destekçileri haline dönüştürmüşlerdir.
Son günlerde Gaze temerküz kampında gerçekleştirilen katliam haberleri verilirken Amerikan televizyonlarının kameraları gerçeği tahrif etmek için hiç bir entrikayı ihmal etmiyor. Örneğin, ABC, CBS; NBC, CNN, ve FOX gibi büyük medyanın kameraları birbirleriyle anlaşmış gibi Hamas'ın attığı iddia edilen bir roketin İsrail'de bir tarlanın ortasında açtığı küçük bir deliğe odaklanıyor ve korku ve panik içindeki İsrail artistleriyle söyleşiler yayınlıyorlar... Naziyonist İsrail'in Gaza'da yürüttüğü katliam sürekli olarak "terörist Hamas"ın İsrail'e attığı "yüzlerce" roketlere karşılık olarak bir tepki olarak sunuluyor ve zavallı İsrail'in başka çaresi olmadığı yönünde çerçeveleniyor, sunuluyor... Propaganda ile sebep ve ilişkisinin ırzına geçiliyor. Geçenlerde bir okulu havadan yerle bir edip 40'tan fazla Filistinli çocuğu katletme haberi de, "Okulda saklanan terörist Hamas militanlarını vurmak için kendini savunun İsrail" ifadeleriyle sunuldu.
Hatta, Amerika'daki güçlü Nazioyonist lobisi ve onların işbirlikçisi Evangelist Hristiyanlar + Neoconlar + Silah Endüstrisi + Savaş ihalecileri + Petrol Şirketleri koalisyonunun ahlaksızca sürdürdüğü propaganda, "Meksika'dan güney Kaliforniya'ya veya Kanada'dan Vermont'a yüzlerce roket atılsa biz Amerikalıların tavrı ne olur?" sorusuyla kritik düşünme yeteneği dumura uğratılmış Amerikalıları yönlendirmeye çalışıyordu.. Sanki Mexico veya Canada gibi devletleri işgal altında yakılıp yıkılan Gaza'ya benzetme üçkağıtçılığını maalesef hipnoz olmuş vatandaşlar farketmiyor. (Maalesef tüm devletler, Türkiye de dahil buna, barış ve savaş zamanında bu tür propaganda melanetlerini kullanıp gerçekleri çarpıtabiliyor ve devlet terörünü ve katliamlarını meşru gösterebiliyor. Bu yüzden, gerçekleri çarpıtan propaganda haberlerini salak salak dinleyip kışkırtılan ve bir düğmeye basılınca ellerinde bayraklarla kan dökmek için sokağa fırlayabilen tüm milliyetçilerden nefret ederim. Amerikan milliyetçilerini gördükten sonra Türk veya Kürt milliyetçilerinin de aynı şeytani hipnozun kurbanları olduğu konusunda zerre kadar kuşkum kalmadı... Neyse bu daha detaylı bir tartışma isteyen bir konu...)
Çağımızın en büyük katliamları ve savaşları nasyonalizm ideolojisi için emperyalist devletler ve onların piyonları tarafından işlenmiştir ve bu katliamlardan para kazanan korkunç büyüklükte uluslararası silah üretme ve pazarlama şirketleri oluşmuştur. Korku üzerine geliştirilen ve korku ile haklı çıkarılan katliamlar, son yıllarda "terrörizm" propagandasıyla bitmez-tükenmez sürekli bir savaş haline dönüştürülmüştür. Terörizm diye betimlenen ve bazan abartılan tepkinin aslında en büyük terörist olan devletlerin fakir ülkelerde işlediği vahşetin, katliamların, neokolonyalizmin yan ürünü, hatta özellikle geliştirilen ürünü olduğu apaçıktır. "Terör" ile korkutulan kitleler, devletlerinin "güvenliklerini korumak için" dünyanın herhangi bir bölgesinde işleyeceği her türlü işgali ve katliamı rahatlıkla onaylayabilmektedir. Hatta, işkence gibi bir insanlık suçunu bile normal bir savunma metodu olarak kabul edebilmektedir. Amerikan halkının özellikle dindar, milliyetçi ve yaşlı kesiminin bu "terör" propagandasıyla nasil hayvanlaştırıldığına ve 1984 Yılı adlı kitabın yazarı Orvel'in kehanetlerinin gerçekleşmesine bizzat tanık oldum. Aşağıdaki ilişkiler üzerinde lütfen düşününüz. Irkçılığa, işgal ve katliamlara gösterilen tepkiyi onaylamak için listelemiyorum; aksine terör diye lanetlenen şiddetin aslında devlet ve milliyetçilik yoluyla kutsanan daha büyük bir şiddetin yan ürünü olduğunu göstermek için aşağıdaki örnekleri sıralıyorum.
İsrail'in Filistin topraklarını işgali ve katliamları---- > PLO, Hamas
İngiltere'nin İrlanda'daki işgali ---- > IRA
Sri Lanka'nın Tamil'deki ırkçı politikası ---- > Tamil Gerillaları
İsrail'in Lübnan'ı işgali ve katliamları ---- > Hizbullah
ABD'nin CIA yoluyla Musaddık hükümetini devirmesi ---- > Mollarşi
Rusya'ın Afganistan işgali ve katliamları ---- > Taliban
Rusya'nın Çeçenistan'ı işgali ve katliamları ---- > Çeçen mücahitleri
Hindistan işgali altındaki Keşmir ---- > Leşker
Türkiye'nin Kürtlere yönelik ırkçı zülüm politikası ---- > PKK
Amerika'nın İsrail'e desteği ve Suudi'ye askeri üs açması ---- > El-Kaide
Filistinde'ki trajediyi kısa vadede çözmek mucizevi bir ilahi müdaheleyi gerektiriyor... Ama maalesef biz Müslümanlar Allah'a ve elçisine ihanet içindeyiz ve öylesine mucizevi bir yardımı hakketmiyoruz. Kuran'a eş koştuğumuz hadis ve sünnet öğretileri adı altında bize din diye sunulan zararlı öğretiler ve hurafe kitaplarıyla akla ve bilime yabancılaşmış, hatta düşman olmuşuz. Kuran'a eş koştuğumuz, hatta tercih ettiğimiz o cahili öğretiler yüzünden birbirimize, farklı görüşlere tolerans ve tahammül göstermek yerine Talibanvari bir ahlak polisliğine özenmekteyiz. O cahili öğretiler yüzünden nüfusun yarısını oluşturan analarımızı ve bacılarımızı kişisel potansiyellerine ulaşmalarını engellemekte ve onları diri diri kimliksizliğe mahkum etmekteyiz.
Filistin'de nerdeyse bir yüzyıldır devam eden korkunç zulüm ve katliam karşısında bir milyarı aşkın müslümanlar olarak gösterdiğimiz acizliğe son vermek için birkaç düzinelik bir reçete listesi yapabiliriz. Ben bunlardan çok önemli gördüğüm birkaç tanesini paylaşayım:
1. Son peygamberin Kuran'da ifadesini bulan biricik şikayetine kulak vermeliyiz ve Kuran'ın mesajına ihanet etmekten vazgeçmeliyiz. Bu önemli konunun detaylı tartışması için size Manifesto for Islamic Reform'un Türkçe çevirisi olan İslami Reform için Manifesto kitabını incelemeye ve tartışmaya davet ediyorum. Kitabı dilerseniz bedava olarak Internetten indirip okuyabilirsiniz.
2. Müslüman çoğunluğa sahip olan ülkelerin başına emperyalizmin kuklaları olarak geçirilmiş despotların, kralların ve şehyhlerin indirilip "halkın içinden, halk tarafından, ve halk için" seçilmiş ve bireysel haklara saygı gösteren federal devletlerle değiştirilmeli... Federal diyorum, zira böylesine bir devlet farklı din, kültür veya seçimlere sahip azınlıkların barış içinde yaşamaları için daha elverişlidir Vatandaşına yukardan bakan değil, vatandaşına saygı gösteren ve ona hizmet eden devletler... Bunun gerçekleşmesi için halkın kritik düşünmeyle tanıştırılması ve Kuran'ın mesajıyla uyarılması gerekir.
3. Avrupa ve Amerika'da bulunan müslüman azınlıklar her yönden aktifleşmeli ve o ülkelerde etkin olan Naziyonist ve Emperyalist propagandanın etkisini zayıflatan ve yalanları ifşa eden bir bilgilendirme kampanyası başlatmalı. Örneğin, bunu Amerika'da gerçekleştirmek umuduyla Müslümanları politik bir örgüt altında birleştiren Muslims for Peace, Justice and Progress (MPJP) örgütünü kurmaya çalışıyoruz. Bu girişimin ne kadar başarılı olabileceğimizi zaman gösterecek..
4. İsraile'e karşı gerçekleştirilebilecek tepkiler gösterilmeli. Örneğin, Israil'e politik ve ekonomik ambargo konulması için devlet yöneticileri baskı altına alınmalı... Yüzlerce Amerikan şirketinin logosunun sırıttığı bazı websitelerinde İsaril'i destekleyen bu şirketlere boykot ediniz çağrıları yer alıyor. İdeal olarak güzel ama pratikte uygulanması neredeyse imkansız bir çağrı... Hem o şirketlerin isimlerinin hatırlanması çok zor hem de o şirketlerin ürettiği servisler, mallar ve parçalar olmadan modern bir şehirde yaşamak mümkün değil. Böyle olunca, ya direkt İsrail ürünü olan mallara boykot ilan edilebilir. Veya gerekirse İsrail'e en çok yardım yapan on Amerikan şirketi belirlenir ve herkes bu listeye boykot etmeye çağrılır.
Son yirmi yılda tanık olduğum gelişmeler bana şunu gösteriyor: Dünya kritik bir dönem yaşıyor ve sosyal, ekonomik, politik ve askeri yönden büyük bir şok ve deprem yaşadıktan sonra Müslümanlar Kuran ve akıl ışığında kendilerini reforme ederek 74:37 ayetinde sayılan birinci yolu seçerek tekrar dünya halkları için bir adalet ve barış meşalesi tutacağına inanıyorum...
[Updated on: Paz, 11 Ocak 2009 14:44] Edip Yuksel; J.D.
www.yuksel.org
www.19.org
www.islamicreform.org
19@19.org
|
|
| | Topic: Yedi Zayif Inek Yedi Kuru Basak ve Ekomik Kriz |
|---|
| Yedi Zayif Inek Yedi Kuru Basak ve Ekomik Kriz [message #49419] |
Paz, 11 Ocak 2009 09:26 |
 |
Volkan Gungor Messages: 254 Registered: Ağustos 2002 Location: Hollanda (Rotterdam) |
Writer |
|
|
Yedi Zayif Inek Yedi Kuru Basak ve Ekomik Kriz
Kuran’in bazi ayetlerde herhangi bir yorum veya emirde bulunmadan elcilerin yapmis olduklari isler hakkinda bir konuyu bize aktarir. Ornek vermek gerekirse:
34:12-14 ve 38:37-38 ayetlerinden Suleyman’in yeryuzunde fitne fesatlik icin ugrasan seytanlara (insanlara) agir iscilik yaptirdigini anlayabiliriz. Suleyman bozgunculuk icin ugrasan seytanlara olum cezasi yerine kucultucu is yaptirarak topluma faydali bir hale getirmis oldugu kanisindayim.
2:178 ve 179 ayetinden Kuran’in olum cezasini tesvik etmedigini anlayabiliriz. Suleyman gibi erdemli bir kral’in uygulamis oldugu yontemi bizde gunumuzde kullanabiliriz. Kuran bize sizde Suleyman gibi agir iscilik yaptirin diye bir emirde bulunmuyor. Ancak bize Suleymanin uygulamis oldugu yontemi bildirerek azgin insanlara uygulanacak ceza icin bize bir ornek sunuyor. Ornegin toplumumuzda azgin kisilere olum cezasi verecegimize maden ocaklari gibi tehlikeli yerlerde calistirabiliriz.
Bize zalim insanlara uygulanabilinecek ceza yontemini bir ornek olarak sunan Kuran, ekonomik sistemin dengeli bir sekilde yurumesi icin de maliye bakani olan bir elcinin uygulamasini bize bir ornek olarak veriyor:
Kuran, Misir kralinin ruyasindaki yedi semiz inek, yedi zayif inek, yedi yesil basak, yedi kuru basak sembollerini vererek ekonomideki yukselme ve daralmaya isaret ediyor. Bu mecazdan ekonomide devamli bir buyume beklememiz gerektigini, iyi donemler olacagi gibi kotu donemlerde olacagini algiliyabiliriz diye dusunuyorum. Ekonomide gerileme doneminin olmasi aslinda gayet normal bir durumdur. Dogada nasil yaz-kis gibi mevsimler var ise bu ekonomide de ayni sekildedir. Ancak ekonominin iyi gittigi donemlerde olasi kotu gunler icin tedbir alinmazsa, iste o zaman ekonomik daralma cok buyuk bir ekonomik krize neden olur.
Ekonomik kriz nasil daha az hasarli bir sekilde atlatilabilinir?
Einstein nasil fizikde koklu bir devrim yaratmissa John Keynes (1883-1946) de ekonomide ayni sekilde bir devrim yaratmistir. 1929 yilinda yasanan ekonomik krizden sonra ingiliz ekonom John Keynes bir cozum yolu getirmistir.
Keynes’e gore devletin piyasaya mudahalesi olmadan piyasanin dengeye gelemeyecegini belirtmistir. Ekonomik konjonkturun yuksek oldugu donemlerde devletin vergiyi yukseltmesi ve harcamalarini kismasi gerektigini ifade etmistir. Elde edilen ekstra vergi gelirlerinin ise kotu yillarda piyasayi canlandirmak icin kullanilmasindan yana idi.
Bu guzel teorinin gercek mimari aslinda John Keynes degil. Zira Yusuf bu teoriyi yaklasik 4000 yil once kendi toplumunda uygulamistir.
Kral’in maliye islerinden sorumlu olan Yusuf yedi yillik bolluk doneminde gelecek kotu yillar icin bugday depolamistir. Eger Yusuf iyi yillarda bugdayi hic bitmeyecekmis gibi harcamis olsaydi darlik doneminde halkindan bir cok kisi acliktan olmus olacakti. Yusuf’un plani darlik yillarini cok buyuk bir krize neden olmadan atlatmistir.
Gunumuzde de ekonominin yukseliste oldugu donemlerde kotu yillar icin onlemlerimizi almaliyiz ki ekonomideki dusus simdiki gibi felaketlere yol acmasin. Devlet kapitalizmin olumsuz yonlerine gerektigi yerlerde mudahale etmelidir.
Kuran bize sizde Yusuf’un kullanmis oldugu yontemi uygulayin diye emretmiyor. Ancak bize bu ornegi vererek ekonomideki dengeyi nasil saglayabilecegimize dair bizi dusunmeye sevk ediyor.
Selam
Volkan
[Updated on: Paz, 11 Ocak 2009 09:26]
|
|
| | Topic: Ruhçu öğreti yine sızmaya çalışıyor |
|---|
| Ruhçu öğreti yine sızmaya çalışıyor [message #49388] |
Cum, 09 Ocak 2009 17:51 |
 |
Emre_1974tr Messages: 1732 Registered: Haziran 2004 |
Dependent |
|
|
Evet cinler işlerini şansa bırakmıyor ve her koldan sistemli ve disiplinli bir şekilde geliyorlar.
Ve üzülerek görüyorum ki, en muhteşem gelişme olan "Kuran'a dönüş" hareketini bile şimdiden avuçlarının içine alıp, istedikleri kıvama getirip, tıpkı hadis-mezhep ve tasavvuf dinleri gibi yepyeni uydurma din anlayışları vücuda getirmeye çalışmaya başladılar.
Daha 2 günde yepyeni batıl din anlayışları bazı site ve forumda görülmeye başlandı. Hem de hepsi "yalnız Kuran" iddiasındalar gibi gözüküyor.
Kimi çok eşliliği haram ilan etmeye kalkıyor, kimi akraba-kuzen evliliğini yasaklamaya kalkıyor....Daha şimdiden yepyeni yasaklar-haramlar türetiliverdi birçok "yalnız Kuran" diyen arkadaş tarafından ki hadis-mezhep ve tasavvuf dinlerinde yapılan bozgunculuğun aynısı bu.
Konuyla ilgili yazdığım eski bir iletimi aktarıyorum:
Bu ruhçu öğretinin temel karakteristiklerinden biri de evrim inancıdır. Yani fiziksel ve ruhsal olarak evrim inancı binlerce yıldır cinler tarafından insanlara benimsetilmeye çalışılmaktadır.
Tıpkı ruhlar alemi, reenkarnasyon, panteizm ve diğer saptırıcı hurafeleri gibi…
Bu 21. yüzyılda da reenkarnasyon ve ruhlar inancını sanki bilimselmiş birşeymiş gibi materyalistlere bile kabul ettirmeyi hedefliyorlar. Bildiğiniz üzere komünizm ve evrim inançlarını zaten materyalistlere bile aşıladılar bilim maskesiyle. Ve şimdi de bilim dünyasına reenkarnasyon ve ruhlar saptırmacalarını sokuşturmak üzereler.
Bunları daha önce dinlere sokuşturmuşlardı zaten. Ruhlar alemi, reenkarnasyon, fiziksel ve ruhsal evrim, panteizm, çilecilik, ruhbanlar vs., Hinduizmden Kabalaya, Tasavvufa kadar pagan birçok öğretiye sokuşturulmuş vaziyette. Evet kabala ve tasavvufda bile fiziksel evrim inancı açıktır.
Neden şimdi olayın bu noktasına değindim? Çünkü görüyorum ki “yalnız Kuran” felsefesini benimseyenler bile bu tuzağa hızla yakalanıyorlar. Birçok “yalnız Kuran” diyen arkadaş koyu bir evrim inanırı olup çıkmakta, heceyanla ayetlerde evrimi gördüğünü sanıp, akılları sıra bilimle ayetleri buluşturmaya çalışmaktalar.
Hayır, şeytanın ruhçu öğretisinin temel saptırıcı inançlarından olan evrim, aynı zamanda en yıkıcı felsefi silahlarındandır.
Bu yolla;
Kimi insanlara Tanrı inkar ettiriliyor
Kimi insanlara, evrimleşip tanrı olacağı inancı aşılanıyor
Kimi insanlar ırkçı yapılıp vahşetlerin vücuda gelmesi sağlanıyor.
Kimi insanlara cennet ve cehennem inkar ettiriliyor.
Ve kimi insanlara “değişim amaç” olarak benimsetilip güzelliklerin yıkılması sağlanıyor.
Zaten “evrimsel yaratılış” şeytani tuzağı, tarih boyunca sahnedeydi. Şimdi de Kuran’a dönüş hareketinin içine sızarak ele geçirmeye çalışması, daha en başından ilahi yolun kaybedilmesi demektir.
Kuran bu evrim hurafesiyle mücadele için gelmiştir gerçekte. Tıpkı ruhlar alemi, kutsal insanlar, reenkarnasyon, panteizm, ırkçılık ve diğer hurafelerle mücadele için gelmesi gibi….
Ama ruhçular bunları bilim maskesiyle bir güzel dünyaya aşıladıkları gibi, şimdi de kapıda reenkarnasyonun benimsenmesi var . Bunun için harıl harıl çalışılıyor.
Ne yazık ki Lucifer işini şansa bırakmıyor. Her koldan geliyor görüldüğü üzere.
Ha bir de “cinlerin varlığını inkar ettirmek” en büyük özelliğinden ruhçuluğun. Böylelikle İblis ve kabilesi rahatça at koşturabilecektir. Çünkü cinler diye bir inanç kalmayınca, artık onlara karşı önlem de kalmayacaktır ve işlerini rahatlıkla göreceklerdir.Dahası kendilerini “falancanın ruhu, uzaylı, tanrısal varlık, Ramtha vs. diye tanıtabileceklerdir.
Evet şimdi “yalnız kuran” dediklerini iddia eden bazı arkadaşların bazı “ruhçu sapmalarına" göz atalım:
1-Namazı ve haccı inkar(bugün birçok sözde “yalnız Kuran” diyen arkadaş, bunları inkar ettiği gibi, pagan uygulamalar olarak görüyorlar. E zaten İblis’in amacı da insanları namazdan ve diğer ibadetlerden uzaklaştırmaktı)
2- Cinleri ve melekleri inkar : (Ayetlere sembolik anlamlar yüklenerek,ayet cımbızlanarak, cin ve melek diye , insanlardan ayrı akıllı varlıkların varlığı inkar ediliyor. Zaten bu da ruhçu öğretinin binlerce yıldır gerçekleştirmeye çalıştığı şeydi. Şimdi maalesef birçok “only Quran” diyen insan da bu tuzağa düşmüş durumda)
Kimisi melekleri tabiat güçleri olarak adlandırıyor, kimi cinleri abuk sabuk bir şekilde yorumlayarak "var olmadıklarını" aşılamaya çalışıyor.
3- Evrime iman etmek ( bu da ruhçuluğun tarih boyunca insanlara aşılamaya çalıştığı bir sapma. Böylelikle bahsettiğimiz felaketleri gerçekleştiriyor cin tayfası)
Ne yazık ki birçok arkadaş bu saydıklarımdan en az birine yakalanmış durumda. Özellikle evrim inancı bir virüs gibi hemen herkesi sarıyor. Çünkü bilim maskesini ustaca kullanıyor. Ama şimdi reenkarnasyon sapmasını da bilim maskesiyle materyalistlere bile benimsetince şeytanlar, bu sefer de birçok müslüman ayetlerde reenkarnasyonu ve hatta ruhlar alemini görmeye başlayacaktır.
Gerçekten de ruhçu öğreti displinli bir şekilde tüm alanları zaptediyor.
Öyle ki “akıllı tasarım” hareketi bile bir evrim hareketine dönüşmüş durumda. Şimdi artık “evrim şansa değil, kader sonucu gerçekleşiyor” muhabbetine sarılmaya başladı akıllı tasarımcılar. Halbuki yazı tura bile kader sonucu oluşuyor. Bunun için miydi o başlangıçtaki tantananız ve sözde evrime bayrak açmanız?
4- Tabiat yasalarına tapınma ve mucizeleri inkar.
Ruhçu öğretide tanrı kişiliksiz bir bilgisayar programı gibi kabul edilir.
Bu bağlamda onların tanrısı kainat yasalarına sürekli boyun eğmek zorunda olan, onları bir süreliğine dahi olsa değiştirebilmesi söz konusu olmayan bir hizmetçidir.
Varlıkların tekamülü için gerekli ortamı sağlayan bir düzenleyecidir.
Zaten kişiliksiz kabul ettikleri tanrı, herhangibi bir konuda bireysel bir karar alıp değişikliğe bile gidemez.
İşte yine bazı kimseler, bu ruhçuluktaki Tanrı anlayışını da İslam'da görmeye çalışıyor.
Bu tabloyu gördükçe üzülüyor insan. Çünkü en muhteşem hareket olan “Kuran’a Dönüş” hareketi bile ruhçuluğun(paganizmin) pençesini hissetmeye başladı.
Daha en başından, işini şansa bırakmadan, yapacaklarını yapıyorlar.
Melekleri ve cinleri inkar, namazı ve haccı kabul etmeme, cennete ve cehenneme sembolik anlamlar yükleyerek iptal etme, mucizeleri kabul etmeme, evrim gibi pagan inançları dinin içine sokuşturma, hatta yine ruhçuluğun "sosyalizm" sapmasını da dine dahil etmeye çalışmak....
Bu gidişle, hadis-mezhep ve tasavvuf dinlerine bile şapka çıkarttıracaklar.
Selamlar
[Updated on: Cum, 09 Ocak 2009 17:54]
Bloğum:
http://profiles.yahoo.com/blog/UJKCKA4BNXTBX6ZBNUFAK7JRXY
|
|
| | Topic: bu nasil bir hidayet looo |
|---|
| bu nasil bir hidayet looo [message #49254] |
Prş, 01 Ocak 2009 17:06 |
 |
suevari Messages: 539 Registered: Şubat 2006 |
Thinker |
|
|
hemen tum modernist kuran yorumcularinin bir ortak paydasi var. bunlar kuranin asirlardir yanlis anlasildigini savunyorlar. soyle bir yukardan baktigimizda belli basli rahatsiz olunan yanlis anlasilmalar sunlar:
1. kurandaki kadin-erkek iliskisinin yanlis anlasilmis olmasi.
2. kurandaki mumin-kafir iliskisnin yanlis anlasilmsi olmasi.
3. kurandaki ibadet anlayisinin yanlis anlasilmis olmasi.
4. kurandaki zevk-keyf-nimet-eglence anlayisinin yanlis anlasilmis olmasi.
bunalardan bihasa ilk ikisi cok onemlidir. oyle ki birincisinden oturu tum islam tarihi ve medeniyetleri koyu bir yobazligin icine dusmustur. ikincisi ise islam tarihine savaslarin damga vurmasina neden olmus. son ikisi yine taassubun zorbaligin hosgorusuzlugun kaynagi olmus ve bunlardan oturu insanlar allahin adi kullanilarak magdur edilmis.
simdi bizim modernist yorumcular buna bir dur demek istiyorlar.
islam dunyasi soz konusu modernist yorumlara itibar etse ve ona gore kurani yasamaya calissa ne olacak.
ne olacak soyleyeyim mi?
soyluyorum...
iyi dinleyin...
muslumanlar normal insan olacak....hepsi bu kadar..
normal insan ne yapar diye sormama gerek yok.. gununu gun eder, kendi isine bakar baskasinin isinen burnunu sokmaz, allah adina insanlari yonlendirmez, ailesine onem verir ama arada bir de hovardalik yapar. savasa karsidir ama ulkesine saldirildi mi aslan kesilir. tanri icin yapilan rituellerden sikilmak da normal insanin tavirlarindan biridir.
yani modernistlerin elinde kuran neye donusuyor, diye sormak istiyorum.
adeta kuran insanliktan kendine uyanlardan ozur diliyor ve onlari normal bir insan olmaya cagiriyor.
1. benim yuzumden savastiniz
2. benim yuzumden basinizi orttunuz.
3. benim yuzumden kara bir binanin cevresinde berduslar gibi dolandiniz.
4. benim yuzumden alkolu terkettiniz.
5. benim yuzumden evli olmadiginiz biriyle sooyle bir fantezi yasamaktan kendinizi alikoydunuz.
6. benim yuuzumden sosyal hayatta kadin ile erkek arasina duvarlar oerdunuz.
simdi hepinizden tum bunlardan oturu ozur diliyorum. benim yuzumden bu sacmaliklari yaptiniz. sizi ben hidayete erdiriyorum ve bunlardan derhal vazgecmenizi istiyorum.
bazi modernistler yukardaki bazi maddelere "yok efendim ben onu savunmuyorum" diyebilirer. sunu hatirlatirim ki o liste daha cook uzun ve senin de o listeye eklemek istedigin bir suru madde var aslinda.
çocuk=bilinçsiz filozof...............................filozof=bilinçli çocuk
rahat bırakın çocuklarımı
|
|
| | Topic: Körelmiş Hadis Profesörü ve Uyduruk Te Marbuta Hikayesi |
|---|
| Körelmiş Hadis Profesörü ve Uyduruk Te Marbuta Hikayesi [message #49065] |
Paz, 14 Aralık 2008 11:30 |
|
Körelmiş Hadis Profesörü ve Uyduruk Te Marbuta Hikayesi
14 Aralık 2008
KÖRELMİŞ: Şimdiden yazayım, bu vatandaşın amacı, okuyarak, araştırarak, düşünerek ulaştığı ve doğru olduğuna inandığı fikirleri insanlarla paylaşmak değil, kendisinin ne kadar "önemli" bir insan olduğunu insanlara "ispat etmek" ve bu yolla egosunu tatmin etmektir.
EDİP YÜKSEL: Ey körelmiş!
Forumda "körelmiş" ismiyle yazan birisine "sayın körelmiş" diye hitap etmek gibi bir saçmalıkla başlamayacağım. Aksine, böylesine yamuk bir ismi kendisine uygun gören VEYA kendisine uygun görülmüş bu ismi/soyismi mahkemeye gidip değiştiremiyecek kadar beyni körelmiş bir profesöre, ilahi takdirin bir tecellisine uyarak "ey kör profesör" diye hitap edeceğim. (Internette Körelmiş soyadlı bir profesöre rastgelmedim. Serkan'ın yalan söylediğine ihtimal vermiyorum. Galiba bu soyadı değil; kendini tarif için bizzat seçtiği bir mahlas...). Kuran'da ifadesini bulan tevhid mesajına ve büyük ayetlerinden birisine karşı bu profesörün gösterdiği körlüğe ve nankörlüğe tanık olanlar ona yönelttiğim bu hitabımı yadırgamazlar. Bay Körelmiş, dini konulardaki tutarsızlığını dengeleyecek oranda ismiyle müsemma olarak müthiş bir tutarlılık örneği gösteren ender kişilerden birisidir.
Ey kör profesör:
Serkan adlı bir arkadaş beni seninle MSN'de bir araya getirdikten sonra bu foruma uğrayarak psikalanist ayaklarına takılarak, "Edip'in Özgeçmişi" başlığıyla bir yazı dizisiyle şahsıma hakaret etmeyi seçmişsin... Beklemeliydim senden. Zira seni bana "profesör" diye tanıtan ve sana saygı duyan o arkadaşın huzurunda, "ta-yi marbuta" konusunda benimle başlattığın tartışmada beynin ve parmakların tutulmuş ve en basit bir sorgulamaya cevap verememiştin.
O gece belki uyuyamayıp hemen bu foruma dayanmış ve tartışmada altedemediğin Edip'in şahsına hakaret ederek kendini tatmin etmek için çocuksu bir yöntem seçmişsin...
İnternette aleyhimde yazılan çok hakaretler ve iftiralar var... İsmimi ve soyadımı tırnak içinde google edersen senin gibi daha nicesini bulabilirsin. Büyük çoğunluğuna cevap vermiyorum... Vermek istesem bile buna imkanım va vaktim yok. Ama, her ne hikmetse bir üniversitede profesörlük makamına getirilmiş birisinin, fikirlerimi ve davamı kötülemek için çarpıtmalarla ve zanna dayanarak şahsıma hakaret ettiğini, ve akabinde kendisini mucizeye körelten hastalığına bulduğu bahanelerden birisini konuyu bilmeyenleri kandırabilecek bir maharet ve kıvraklıkla sunduğunu öğrenince seni cevapsız bırakmak istemedim.
Kuran'ın büyük bir gaybi tecellisi, bir mucizesi (ayeti) olan 19 sistemini inkar için bir sürü bahane bulanlar var... Bunlardan birisi, milyonlarca Televizyon izleyecisinin önünde bir canlı programda Besmele'nin 19 değil 21 harfe sahip olduğunu ciddi ciddi ilan edebilmişti. Beyinlerini ve gönüllerini o apaçık delile köreltmek için senin bulduğun bahanelerden birisi uyduruk Te-yi Marbuta (Bağlanmış Te) imiş. MSN'deki tartışmamızda ben akıl yürüterek senin iddianı çürütmeye çalışırken sana "Arap alfabesinde kaç harf?" diye sormuştum, tekrar tekrar. Sen seni ümitle izleyen Serkan'ın huzurunda o basit soruya cevap verememiştin... O soruyu bilgini ve makamını aşağılamak için sormadığımı biliyordun. Zira, o basit sorunun basit cevabı tartıştığımız konuya nokta koyuyordu ve senin o uyduruk "ta-yi marbutanı" layık olduğu yere, Kuran'ın vahyinden birkaç yüzyıl sonrasında oluşturulan zan ve cehalet çöplüğüne atıyordu. Bunu farkedecek kadar zekaya sahip olduğun için o basit soruma cevap vermemekte israr etmiştin!
Sen ise "bana akıl ve mantık yürütme, bana delil göster" demiş ve bunda israr etmiştin... Benim "Arap alfabesinde kaç harf var?" soruma karşı sen "Bana akademik kaynaklardan delil göster" diye diretmiştin. Benim sorumun cevabı sadece bir kelime, daha doğrusu bir rakam gerektirirken, senin sorunun cevabı araştırma gerektiriyordu. Doğrusu ben daha önce uyduruk Te harfi üzerinde hiçbir tartışmada bulunmamıştım... Dahası, uyduruk Te'nin 19'u inkar için ciddiye alınacağını düşünmemiştim bile... Körlüğünü "Bağlanmış Te" uydurmasına bağlayan "körelmiş" isimli bir profesörün "delil getir" israrına dayanamayıp o anda google yoluyla kısa bir araştırma yaptım ve birkaç kitaptan link verdim... Örneğin:
Medieval Islamic Civilization, Josef W. Meri, Jere L. Bacharach, p. 41
http://books.google.com/books?id=H-k9oc9xsuAC&pg=PA41&am p;am p;dq=%22ta+marbuta%22+%22arabic+alphabet%22&client=firef ox-a
Aşağıdaki kitap Kuran hattının geçmişini inceleyen önemli bir araştırma ve bu konuda ilginç iddialar içeriyor ki incelenmesi gerekiyor (He harfi başlangıç harfleri/rakamları içinde olduğu için Kuran'ın matematiksel mucizesi açısından da önemli bir konu):
The Syro-Aramaic Reading of the Koran, Christoph Luxenberg, pp. 46-55
http://books.google.com/books?id=227GhaeKYl4C&pg=PA46&am p;am p;dq=%22ta+marbuta%22+%22arabic+alphabet%22&client=firef ox-a
Verdiğim linkleri inceleyeceğini söyleyip ayrılmıştın MSN tartışmasından... Beş on dakika kadar süren o kısa MSN karşılaşması sonunda hemen bu foruma uğramışsın ve "ego tatmini" konusunda bana takva dersi vermeye çalışmışsın... Hani bir arkadaş bana bildirmeseydi, uyduruk Te harfi tartışmasına gıyabımda uydurduklarını katacak ve ne olduğunu çok iyi bildiğin kompleksini tatmin edecektin... Eğer şahsıma hakaret ve iftiralarla yetinseydin büyük ihtimalle sana cevap vermeyecektim... Ancak, sen körlüğünü başkalarına bulaştırmaya çalıştığın için bir kez bile olsa hakkettiğin cevabı almalısın.
KÖRELMİŞ: Hadisleri dil bilgisi yönünden; isnad zincirleri yönünden; ravilerin kişilik özellikleri yönünden; Kuran'a, diğer hadislere, tarihe ve mantığa uygunluk açısından incelemek, bu çerçevede hadisleri sınıflandırmak ve yaptığı tüm bu çalışmalardan elde ettiği sonuçları insanlarla paylaşmak, edipin işi değildir!
Çünkü bu işi yapmak hem çok zordur, hem yıllar ister ve hem de bu işi yapan ve alanında uzman olan çok sayıda kişi vardır...
EDİP: Allah'ın bize kolay diye tanıttığı dinini "çok zor" olan uyduruk hadisler çöplüğünden "sahih hadisler" seçme cehaletiyle zorlaştırırıyor ve bunun için de müslümanları, "alanında uzman olan" profesyonel dinadamlarına muhtaç kılmaya çalışıyorsun... Senin bu "çok zor" dediğin şeyi bir zamanlar ben de yapıyordum. Ama o işi yaparken Allah'ın bana verdiği en büyük nimet olan aklıma ne kadar hakaret ettiğimi, Allah'ın çelişkisiz mesajında ne kadar çelişkiler ürettiğimi, Allah'a ve elçisine yakıştırılmış en büyük iftiraları ve hakaretleri şerifleştirdiğimi şeriatleştirdiğimi farkedince tevbe edip döndüm o "çok zor" işi becermekten. Allah'ın sünnetine (yasasına) rakip olarak Muhammed sünneti uydurmaktan, Allah'ın "en güzel hadis" diye övdüğü kitabına yüzyıllar sonra uydurulmuş zanni rivayetleri ortak koşmaktan, sadece Allah'a özgülenmesi gereken dinimi Allah + elçi + sahabeler + mezhep imamları + mezhepte imamları + hadisçiler + fıkıhçılar + uzmanlar + uzmancıklar + uzmancıkcıklar... hiyerarşisinden oluşan anonim şirketin dini haline dönüştürmekten, körelmiş bir mukallit olmaktan vazgeçtim. Yani, LA (YOK) ile başlayıp tüm ilahları inkar ettim ve daha sonra SADECE Allah'ı istisna ettim!
İşin ilginci, senin o "çok zor" dediğin işi becerenlere yönelttiğim Müslüman Dinadamlarına 19 Soru'yu ve sonra daha detaylı ve kategorize edilmiş eleştirileri içeren İslami Reform için Manifesto kitabına cevap vermek yerine, asıl kolaycılığı seçen sensin... İşte aramızdaki fark: Ben o "çok zor" olan işi cahiliyye dönemimde yapmaya çalıştım ve birkaç kitapla okurlarımla paylaştım. O "çok zor" işin "saqar" gibi "çok zor" bir yokuş olduğunu farkettikten sonra onlara eleştiriler getirdim... Sen ne yapıyorsun? Ne birincisini becerebiliyorsun, ne de ikincisini... İslami Reform için Manifesto'daki tabloda senin en sahih diye bilinen hadis ve sünnet öğretilerin ile Kuran arasındaki çelişkilere 50'den fazla örnek veriyorum... (Türkçe çevirisi Ozan Yayınlarından kitap olarak yayımlandı. Kitaba bedava ulaşmak isteyenler lütfen www.islamicreform.org sitesine uğrasınlar). Sen o 50 örnekten kaç tanesini savunabileceksin... O "çok zor" olan işi beceren çok sayıdaki uzmanların neden bu güne kadar cevap veremiyor... Peki sen ne yapıyorsun? Bana yönelttiğin bu eleştiriyi yazarken körelmiş gözlerinle aynaya bakmayı denememişsindir.
KÖRELMİŞ: Oysa edip sıradan bir kişi olamaz: Bu kadar emek verdikten sonra mesela sıradan bir hadis profesörü olmak, çok az kişi tarafından bilinmek, ne kadar da büyük bir zül(!),
hadislerin tamamına "güvenilmez" damgasını vurmak, ayrım yapmaksızın tümünü reddetmek bu kadar kolayken, bu kadar az emek istiyorken, ve bu sayede program program gezip, herkesin hakkında tartıştığı, konuştuğu bir insan olabilecekken...
EDİP: Hayır körelmiş... Benim yaptığım iş hiç de o kadar kolay olmadı... Ben egomun en çok tatmin edildiği bir dönemde, Türkiye'de kitapları en çok satan genç bir yazarken, islamcı kesimin kahraman olarak sevdiği ve saydığı bir gençlik lideriyken, imza törenlerinde en uzun kuyruğun hedefiyken, evet işte ben egomun alabildiğine okşandığı bir zirvedeyken, hadis ve sünnet hurafelerini reddetmeye karar verdim. Bu kararımın bana pahalıya maloacağını bilerek... Mesleğimi, politik geleceğimi kaybedeceğimi ve hatta hayatımı kaydebileceğimi bilerek... 1987 yılı öncesi milyonların zaten sitayişle konuştuğu ve tartıştığı bir adam niye kendisini senin gibi milyonlarca mukallitin hakaret ve iftira hedefi haline dönüştürsün? Mukallit diyorum, zira bu sıfatı siz benimsiyorsunuz; mezheplerin imamı değilsen onların mukallidisin, yani kör taklitçisi!
Ortaokul düzeyindeki bir tavırla çarpıtıp yönelttiğin özgeçmişime yönelttiğin hakaretlere cevap vermemin bir anlamı yok. Ancak şunu ekleyeceğim: Tarihte önemli işler yapan insanlar vardır.. Önemli işler yapmayan veya yapamıyan insanlar da vardır... Bir de önemli işler yapan insanlara sataşarak önemli insanlarla birada zikredilmek isteyen aşağılık tipler vardır. Ben, Allah'a hamdolsun, çok önemli bir görevi yerine getiriyorum... Kör gözler görmese de... Hurafelerle, uyduruk hikayeler ve şeriatlerle Kuran'dan uzaklaştırılan, hayatlarına ve akıllarına düşman edilen, ortaçağ Hristiyan ve Arap kültürüne mahkum edilen kitleleri Kuran'ın özgürleştirici ve ilerletici mesajına davet ediyorum... Bu görevin önemi, senin gibi karakterlerin hakaretleriyle azalmaz. Bekle; ben de seninle birlikte bekliyorum!
İslami Reform için Manifesto kitabımda senin savunduğun hadislere, sünnetlere ve mezheplere yönelttiğim eleştirilere cevap vermeye davet ediyorum seni. Bu işi beceremiyorsan, şahsıma yönelik hakaretlerden Bağlanmış Te uyduruğundan medet umma. Zira, sen ancak mukallitlerden prim alabilirsin.
EK:
KÖRELMİŞ: International Telecommunication Union'a ait aşağıdaki belgede (2) yazıdaki zayıflık nedeniyle "heh" ve "teh marbuta" gibi farklı karakterlerin karışabileceği söylenmekte ve 7.sayfada "AINC-ALC Recommendations" (AIN Consortium - Arabic Linguistic Committee'nin Tavsiyeleri) başlığı altında, "heh" ve "teh marbuta" nın karıştırılmaması gerektiği üzerinde durulmaktadır.
EDİP: Körelmiş 28 Harflik Arap alfabesine kafadan 8 harf zam yapan bir grubun hangi amaçla ürettiğini bilmediğim yeni alfabe önerisini Kuran ile ilgili tartışmada delil olarak sunabilme pişkinliğini gösteriyor.
Hani, bir tutam tantanalı isim, bir kepçe profesör ünvanı, bir kaşık iddia ve meydan dolusu mukallitler sürüsü... Dilediğini yutturabilirsin... Bizim Körelmiş uzman "çok zor" olan çöplükten sahih hadis toplama işini yapan o "çok sayıda uzman"dan birisi mi değil mi bilmiyorum ama, KLASİK Arap alfabesindeki 28 harfe 8 harf zam yapacak kadar çok çalışan bir alfabe düşkünü olduğunu öğreniyoruz... Ne diyeyim? Allah alfabenize bereket versin. Belki Çinli uzmanlarda bu konuda yardım da görebilirsiniz. Hani Alfabe Çinde bile olsa alınız diye bir hadis de var ya... :rolleyes:
[Updated on: Paz, 14 Aralık 2008 12:19] Edip Yuksel; J.D.
www.yuksel.org
www.19.org
www.islamicreform.org
19@19.org
|
|
| | Topic: Kurban surekli bir ibadet mi? |
|---|
| Kurban surekli bir ibadet mi? [message #49000] |
Çrş, 10 Aralık 2008 12:16 |
 |
munferit Messages: 2 Registered: Ekim 2008 |
Beginner |
|
|
Qur'an içerisindeki kurbanla ilintili ayetleri okuduktan sonra, Kurban surekli bir ibadet mi? sorusunu sormadan edemiyor insan kendine.
Körü körüne bir ibadet yapmaktansa, insanlık için gonderilmiş kitabın yazdıklarına gore ibadeti esas aldık, dusturumuzu boyle koyduk.
Qur'an 'ın kurbanla ilintili ayetleri okuduktan sonra, kurbanın
hacc vazifesinin bir tamamlayıcısı olarak goruluyor. Tabii ki Allah'ın adını anarak kestigimiz(keseceğimiz) adaklar hariç.
Kurban ile ibadet ile ilgili olarak;
Bakara
2:196 ( hac ve umreyi Allah icin yapmamızı, eger gitmekte engellenirsek Kutsal Ev e bir kurban gondermemizi ve Kutsal ev icin adanan kurbanin nasil bir sekil ile Allah a adamamız gerektigini)
Maide
5:2 (ne kutsal aya (hac ayı), ne kurbana, ve Rab'lerinin lütuf ve rızasını aramak için Kutsal Ev'e doğru yola çıkanlara saygısızlık etmemeye ve ihramdan ciktiktan sonra avlanabilenecegine
5:95(ihramdayken hayvan oldurmenin diyetinin, ona denk bir kurbanın Kabe'ye gondermek olacagı),
5:97(hac ayinin ve kurbanlarin Allah'in herseyi bilen oldugunun kaniti olduguna)
Hacc
22:26 devamı(ibrahim'in hac ibadetini ilan etmesi,
verilen ciflik hayvanlari icin Allah'ı anmaları,
bildirilenler dısındaki hayvanların helal kılındıgı)
22:33 devamı(Ciflik hayvanlarini Tarihi Eve bagıslamadan evvel bir sure yararlanacagımızı ve her topluluga ciftlik hayvanlari icin farklı ibadet sekilleri belirlendigi,
onların ne etlerinin ne de kanlarinin Allah'a ulasmayacagi)
Saffat
37:102 (İbrahim'in oglunu kurban etmesi)
Fetih
48:25 (Kutsal ev gonderilen kurbanlarin ulasmasina engel olanlardan bahsetmesi)
ayetleri okundugunda Kurban ibadetinin Kutsal ev icin, dolayısıyla Hacc ziyareti icin oldugu kannati doguyor.
Benim kanaatim sudur ki; Hacc zamanında insanlarin Kutsal Ev e Allah i anmak maksadıyla akın akın geleceklerinden, imkani olanların Kurban kesmeleri ile yoksul ve muhtac Haci adaylarına doyurmaları maksadiyla olsa gerek.
Yani hacc vazifesini yapmak icin yoksulların da korkusuzca Kutsal Ev e gelebileceklerinden bahsediyor Qur'an.
Yiyecek bakımından bol bir ortamın oldugu Kutsal Ev e insanlarin korkusuzca ve ac kalma endisesi duymadan gelmeleri icin bahsedilmis gibi.
Yukarıda yazdıklarım benim fikrimdir. (belki bir baskasının da benzer fikirleri vardır ve hatta bi yerlerde yazmıs olabilir?)
Bu sekilde dusunuldugunde Kurban faaliyetinin bu sekilde toplu halde yapılmasının bir # dini zorunluluk olarak gormek,
# Kevser suresini cevirisini ''o halde rabbin icin namaz kıl / kurban kes'' olarak yaparak, kurban kesmeyi surekli bir ibadet olan NAMAZ ile bir tutmak ve bu şekilde insanların kafasını karıştırmak,
# Kurban kesmeyeni zındık olarak yaftalamak,
# Kutsal ay da kurbanların Kutsal Ev e gonderilmesi ve Allah icin adanması gerektigi belirten ayetlere ragmen bunu Hac dısı surekli bir ibadet ilan etmek,
# Yoksul insanlar icin esas gerekliligin etten ziyade maddi yardım oldugunu gormeden, yoksula yardımı Allah icin adanan kurbandan bir miktar et ile yapmak,
# Kutsal Aylarda zekatı kesilen kurban yoluyla da olabilecegine Hukum vermek...
Dogru olmasa gerek.
Lutfen yorumlarınızı ve varsa konu ile ilgili tutarlı goruslerinizi paylasın.
29:46 Kitap halkıyla, zalim olanları hariç en güzel bir biçimde tartışın ...
Tesekkurler
Hoş kalın.
|
|
| | Topic: Mesaj |
|---|
| Mesaj [message #48989] |
Cts, 06 Aralık 2008 13:35 |
 |
EvrenselMesaj Messages: 1 Registered: Mart 2007 |
Beginner |
|
|
Merhaba,
İlahi mesajdan haberi olan/olmayan ya da geleneksel din anlayışı tarafından zihinleri iğdiş edilmiş herkes için faydalı olacağını umduğum bir kısa mesajı aşağıya alıntılıyorum. Beğenirseniz,
(artık kulaklar ve zihinler sadece kur'an fikrine alışsın veya birileri için uyarıcı olur diye)
mail listenizdeki herkese gönderin.
Selam ile.
(sure no/ayet no)
Ey insanlar! Rabbinize karşı olan sorumluluklarınızı hatırlayın, çünkü huzurunda bizi ilk yarattığı gibi toplanacağımız o şiddetli sarsıntı günü zor bir gündür ve yakındır!
Sonsuz uzay altındaki küçücük dünyada geçici ve âciz yaratıklar olduğunuzu unutmayın! Haksiz yere büyüklenmeyin, kendinizi bir şey sanmayın! Onun size gönderdiği kitâba gönlünüzü açın, Yüce Allah’a karsı gelmekten sakınarak okuyun.
Allah kitabında din adamlığı müessesesini istemediğini belirtmişken, (57/27) yüzyıllardır kitabı anlamanıza, kitaba ulaşmanıza engel olan, dini bir geçim kaynağı haline getiren din adamlarının, cemaatlerin, tarihin raflarında küflenmiş yüzlerce kitabın Yüce Allah’la aranıza girmesine izin vermeyin.
Allah kitabında her meseleyi net bir şekilde, tafsilatlı olarak anlatmış olduğu (6/114) ve kitapta belirtmediği konulardan bizi sorumlu tutmayacağını bildirdiği halde (5/101) size Yüce Allah’ın kitabi dışında (17/73) binlerce uyduruk dini hüküm dayatan, kendilerini din yapıcı olarak gören, ve zalimlerin yanında yer alarak kendi kof gelenek ve düşüncelerini (2/170) Allah’ın diniymiş gibi anlatarak Yüce Allah’la aranıza giren sözde âlimlerin ve din büyüklerinin öğrettiği dinden bilincinizi arındırın.
İlahi mesajı duymanızı engelleyen kulaklarınızdaki ağırlıklardan (41/5) kurtulun! Allah’ın kitabına temiz bir bilinç ve dürüstlükle yaklaşın, onun size doğru yolu göstereceğinden şüpheye düşmeyin (2/1). Doğru yolu göstermeye Yüce Allah’tan daha layık ve daha yetkin kim olabilir!
Yüce Allah’ın, elçisi Hz. Muhammed aracılığıyla yeryüzünde yasayan istisnasız tüm insanlara bir kılavuz ve merhamet bildirisi olarak gönderdiği kitabi neden okumuyorsunuz? Bir düşünün!, aklinizi kullanın! (2/242)
Unutmayın ki her kişi Allah’a kendi hesabini tek basına verecektir. Din adına tabi olduğunuz insanlar veya Yüce Allah’ın referansı sayarak onun kitabından kendinizi uzaklaştırmanıza sebep olan insanlar geleceğinde şüphe olmayan sonsuzluk gününde kendi baslarının derdine düşecekler (2/166). Allah’ın kitabında belirttiğinden başka dini yükümlülük kabul etmeyin.
O gün Yüce Allah’ın dinine kendi görüşlerini karıştırarak ona iftira edenler (16/116) nasıl hesap verecekler? Elçisi Hz. Muhammed’e hadis adi verilen binlerce sözü isnat ederek (10/15) ve bu sözleri dinin hükümleriymiş gibi dayatarak elçisine iftira edenler nasıl hesap verecekler? Yüce Allah’ın kitabı gayet açık ve tafsilatlı iken insanlara “siz kitabı anlayamazsınız, onu okumayı bize bırakın” diyerek dini kendi tekelleri altına almaya kalkışanlar nasıl hesap verecekler? Dinden geçinenler, iktidarlara yalakalık yapmak için Yüce Allah’ın hükümlerini ağızlarıyla eğip bükmeye kalkışanlar (2/41) nasıl hesap verecekler? İnsanları Yüce Allah’ın kitabından soğutanlar, ayetleri gizleyenler nasıl hesap verecekler?
Yüce Allah tüm insanlara yaşama rehberi olarak yetecek Kur’anı indirmişken onunla beraber dinin kaynağı olarak hadis, icmal, kıyas gibi birbiriyle çelişen ve bir çoğu Allah’ın kitabıyla çelişen binlerce hükmü din diye dayatan (53/23) dinazorlar nasıl hesap verecekler?!!
Din adına çalışan şeyhlere, cemaat büyüklerine, sözde alimlere, veya Kur’an düşmanlarına bir kerecik olsun sırtınızı dönün ve gönlünüzde Yüce Allah’ın kitabından başka hiçbir şeye yer bırakmayın ki Allah size dünya ve sonsuzluk hayatinin nimetlerini tattırsın.
Allah’a ait hiçbir özelliği bir başkasına vermeyin! Unutmayın, Allah’tan başka şifa verecek yoktur, Allah’tan başka güç sahibi yoktur, Allah’tan başka rızık veren ve insanların geçimliklerini dilediği gibi takdir eden yoktur, Allah’tan başka korkulmaya değecek hiçbir güç yoktur. Yüce Allah’ın gönderdiği kitaba uyarak ona sevginizi gösterin ki o da sizi sevsin ve üzerinize sevinçler yağdırsın.
Bilginin, yazının, sesin ve tüm evrenin yaratıcısı ve sahibi olan Yüce Allah’a dua edin, ondan isteyin, o her insana en yakın olandır, şah damarımızdan bile yakindir bize. Böyleyken onunla aranıza sizi ona yaklaştıracağını umarak aracılar koymayın (39/3). Saygı ve umutla yakarın O’na, O duanıza icabet edecektir.
Sonsuz güç ve bilgi sahibi Yüce Allah’ın kitabını okuyabildiğiniz kadar okuyun, ona karşı dürüst olun, Allah’la aranızda mucizelerle dolu güzel Kur’andan başka hiçbir şey bırakmayın.
Bu mesajı ulaştırabildiğiniz kadar insana ulaştırın, çünkü o gün tartıda hiçbir şey eksik kalmaz.
|
|
| | Topic: KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN |
|---|
| | Topic: Mucize dediğin kavun değil ki koklayasın |
|---|
| Mucize dediğin kavun değil ki koklayasın [message #48898] |
Cts, 22 Kasım 2008 13:18 |
 |
shaban Messages: 111 Registered: Kasım 2008 |
Reader |
|
|
Her telden 19'un katı sayıları alıp da, işte bunlar Kuran'ın 19 sistemidir ya da hiç bi şey tesadüf değildir diyerek önümüze koymalarına hep şaşırırım. Hiç bir şey tesadüf değilse, misal "La İlahe İllallah" ayetinde bir 19 özelliği bulunmaması da tesadüf değildir o zaman.
Durumun farkındaki AYMAN bir atılan-tutulan rasyosu (oranı) ortaya atmış ve kaç denemede kaç tane 19'un katı sayı tutturdunuz diye sormuştur bu aleme. Şimdi "19 attım 1 tuttu" deseniz size bıyık altı gülerler, yok "19 attım 19'u da tuttu" deseniz kahkahalarla gülüp şöyle derler: "sen ne güzel atıyon be abi aaaaaaaaaaa" Sonuçta sizin konuşmanızın bi önemi yoktur, bulduğunuz sayılar konuşmalıdırlar..
Kusursuz dev sayı sistemleri- Görünür mucizeler: Eğer insanların önüne 15-20 sayılık dev bir bulguyla çıkıp, bu sistemin belli bir mesajı vermenin kusursuz yolu olduğunu söylerseniz, bu iddianız son derece bilimsel ve yanlışlanabilirdir. Örneğin önümüze bi ton upuzun sayıyla çıkıp, bu sayılarla Kuran'ın ayet sıralamasının korunduğunu iddia eden BAHMAN'ın savını yanlışlamak için, bu işi en temiz yapacak, sure sıra nolarının yanına surenin içerdiği ayet miktarını veren 1 7 2 286......114 6 sayısının 19'a bölünmediğini söylemek yeter.
Peki her bulunan kusursuz sayı sistemi Allah'tan bir mucize midir? Teoride sonsuz 19'un katı sayı ve sonsuz anlatılacak konu olduğundan, bazı sayıların denk gelerek belli konuları en iyi anlatan sayı sistemlerini oluşturduğunu düşünebiliriz. Ama bu tür sistemlerden birine, sonsuz sayı okyanusunda tesadüfen denk gelme ihtimalimiz 10^-20'den düşük olduğundan, bunlardan birini bulan birinin mutlaka Allah'tan doğru bir işaret üzerinde olduğunu düşünmek son derece mantıklıdır. Yine de asıl mucizevi olan, sayı sistemlerinin kendisi değil, bu sistemlerin mesajlarının İslam'ın en önemli kavramlarına denk gelmeleridir. Şimdiye kadar böyle 2 tane süper sisteme şahit oldum:
1- Allahın İsimleri (Esmaül Hüsna) Mucizesi: Allah kullarından kendisini güzel isimleriyle anmasını ve işlerine Allah adıyla başlamalarını ister. Bu yüzden 3 kelimesi Allah ismi, 4. kelimesiyse "isim" olan Besmeleyi tasarlamış ve tüm sureleri (biri hariç) onunla açmıştır. Allahın isimleri tablosu, Besmelenin 4 kelimesinin geçiş adetlerini kesinleştirir. Besmelenin 19 harfi Kuran'ın 19x6 noktasında yanyana gelir. Yine besmeleyi anlatan kusursuz bir sayı sistemi yapıyı tamamlar.
2- Salat Mucizesi (Yedi Çift): Sünni dünya 24434'ü kılar. İşin ilginci 24434 (5 vakit namaz) 19 mucizesiyle işaret edilmiştir ve bunu R. Halife dahil çok kişi görmüştür.Ama rekatların (24434) Kuran'da olmaması herşeyi arapsaçı yapar. Üstelik Kurandaki namazı 5 vakit olarak yorumlamayanlar az değildir. Peygamber devrinden günümüze gelen bilgileri inceleyen Y.N.Öztürk gibi ilahiyatçılar, peygamberin 3 vakit farz namazın üstüne sevap kazanmak için 2 ilave pekiştirilmiş vakit kıldığını ve bunlarda namazı 24434 kere tekrarladığını ve bu namazın sünnilerce farz kabul edildiğini iddia ederler. Onların tezini doğrulayan bu mucizevi bilgi paketi, peygamberin sevap kazanmak için kıldığı ilave namazı ayırarak, 3 vakit farz namaza işaret eder. Sistem peygamberin namazını ayırdığından, öncelikle bu namazın (24434) realite olduğu belirtilmedir. bu sebeple 24434 19'la kodlanmıştır. Gerekli işaret (44234) 5 vakit namazda 24434 kez okunan Fatiha suresinin başına, bu sure de Kuran'ın en başına konmuştur. Sayı sisteminin 1. kısmı işaretin Allah tarafından verildiğini kesin olarak doğrular, 2. kısmı ise işaretin gereğini yaparak peygamberin namazındaki farz olmayan öğeleri ayırır. 17 sayılık bu dev sistem kusursuzdur.
vesselam
twinprimes (tp)
http://www.yedicift.tr.gg/
|
|
| | Topic: kuran hakkında şüphe |
|---|
| kuran hakkında şüphe [message #48884] |
Prş, 20 Kasım 2008 05:36 |
 |
talib Messages: 10 Registered: Kasım 2008 |
Beginner |
|
|
(Risale-i Nurda geçen bir bölümden sadeleştirilmiş alıntıdır.)
Bu risâlenin telifinden on bir sene evvel Ramazan-ı Şerifte İstanbul Bayezid Câmi-i Şerifinde hafızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim, fakat mânevî bir ses işittim gibi bana geldi. Zihnimi kendine çevirdi; hayalen dinledim. Baktım ki, bana der:
"Sen, Kur'ânı pek yüce, çok parlak görüyorsun. Tarafsız değerlendir, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farz et bak; acaba o meziyetleri, o süsleri görecek misin?" dedi.
Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farz edip, öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır; beni tehlikeye yuvarlandırıyor. Kur'ân'dan yardım istedim. Birden, bir nur kalbime geldi; müdâfaaya kati bir kuvvet verdi. O vakit şöylece şeytana karşı tartışma başladı.
Dedim: Ey şeytan! Tarafsız değerlendirme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki, hem senin, hem insandaki senin talebelerin, dediğiniz tarafsız değerlendirme ise, muhalif olan tarafa taraftar olmaktır. Tarafsızlık değildir, geçici bir dinsizliktir. Çünkü, Kur'ân'a insan sözü diye bakmak ve öyle değerlendirmek, karşı tarafın görüşünü esas tutmaktır, batıla taraftarlıktır. Tarafsız değerlendirme değildir, belki batıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki: "Öyle ise, ne Allah'ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme; ortada farz et, bak."
Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, üzerinde tartışılan bir mal bulunsa, eğer iki davacı birbirine yakın ise ve mekan olarak yakınlık varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki davacı birbirine gayet uzak, biri doğuda biri batıda ise, o vakit, kural gereği , "malı elinde tutan " kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü, ortada bırakmak mümkün değildir.
İşte Kur'ân, kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf, o kadar, belki sonsuz birbirinden uzaktır. İşte, yerden göğe kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem, ortası yoktur; çünkü, varlık ve yokluk gibi ve birbirine zıt, iki zıddırlar. Ortası olamaz. Öyle ise, Kur'ân için mal sahibi, Allah'tır. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delilleri ispata bakılacak. Eğer, öteki taraf Onun Allah kelamı olduğuna dâir bütün delilleri birer birer çürütse, elini Ona uzatabilir; yoksa uzatamaz.
Heyhât! Binler kesin delillerin mıhlarıyla Arş-ı âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip onu düşürebilir?
İşte ey şeytan! Senin rağmına, ehl-i hak ve insaf, bu sûretteki hakikatli değerlendirme ile muhâkeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi Kur'ân'a karşı imânını ziyâdeleştirir. Senin ve talebelerinin gösterdiği yol ise:
Bir kere insan sözü farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok delillerin sağlamlığında birtek delil lâzım ki, onu yerden kaldırıp Arş-ı mânevîye çaksın. Tâ küfrün karanlıklarından kurtulup, imânın nurlarına erişsin. Halbuki, buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin gizli hilen ile şu zamanda tarafsız değerlendirme sûreti altında çokları imânını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi: "Kur'ân beşer kelâmına benziyor; onların konuşması tarzındadır. Demek, beşer kelâmıdır. Eğer, Allah'ın kelâmı olsa, Ona yakışacak, her yönde hârikulâde bir tarzı olacaktı. Onun sanatı nasıl beşer sanatına benzemiyor; kelâmı da benzememeli."
Cevaben dedim: Nasıl ki, Peygamberimiz (a.s.m.) mucizelerinden ve hususi özelliklerinden başka, fiilerinde ve hallerinde ve tavırlarında beşeriyette kalıp, beşer gibi, ilahi âdete ve tekvini emirlere boyun eğmiş ve itaat etmiş; o da soğuk çeker, elem çeker, ve bunun gibi.. Herbir halleri ve tavırlarında hârikulâde bir vaziyet verilmemiş-tâ ki, ümmetine fiilleriyle imam olsun, tavır ve davranışlarıyla rehber olsun, umum hareketleriyle ders versin. Eğer, her halinde hârikulâde olsa idi, bizzat her cihetçe imam olamazdı, herkese mutlak mürşid olamazdı, bütün halleriyle "rahmete'n-li'l-âlemîn" (alemlere rahmet) olamazdı
Aynen öyle de, Kur'ân-ı Hakîm, şuur sahiplerine imamdır, cinlere ve insanlara mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, hakikat ehline muallimdir. Öyle ise, beşerin konuşması ve üslûbu tarzında olmak zarûrî ve katidir. Çünkü, cinler ve insanlar dualarını ondan alıyor, duâsını ondan öğreniyor, meselelerini onun lisâniyle zikrediyor, birlikte yaşama ahlak ve edebini ondan öğreniyor, ve bunun gibi, herkes onu mercî yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın Tûr-i Sînâda işittiği kelâmullah tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte, işitmekte tahammül edemezdi ve mercî edemezdi.
Şeytan döndü, yine dedi ki: "Kur'ân'ın meseleleri gibi, çok zâtlar o çeşit meseleleri din adına söylüyorlar. Onun için, bir beşer, din nâmına böyle birşey yapmak mümkün değil mi?"
Cevaben Kur'ân'ın nuruyla dedim ki:
İlk olarak: Dindar bir adam, din muhabbeti için, "Hak böyledir, hakikat budur. Allah'ın emri böyledir" der. Yoksa, Allah'ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Allah'ın taklidini yapıp, Onun yerinde konuşmaz.
"Allah adına yalan söyleyenden daha zâlim kim vardır?" (Zümer Sûresi: 32.)
düsturundan titrer.
İkinci olarak: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir, belki, yüz derece imkansızdır. Çünkü, birbirine yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler, bir cinsten olanlar birbirinin şekline girebilirler, mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklid edebilirler. Geçici olarak , insanları aldatırlar; fakat, dâimî aldatamazlar. Çünkü, dikkatli insanların nazarında ister istemez, tavır ve davranışları ve halleri içindeki yapmacık hareketler ve zoraki hareketler sahtekârlığını gösterecek; hilesi devam etmeyecek. Eğer, sahtekârlıkla taklide çalışan, ötekinden gayet uzaksa, meselâ âdi bir adam, İbni Sînâ gibi bir dâhîyi ilimde taklid etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak; belki kendi maskara olacak. Herbir hali bağıracak ki, "Bu sahtekârdır!"
İşte -hâşâ, yüz bin defa hâşâ- Kur'ân beşer kelâmı farz edildiği vakit, nasıl bir yıldızböceği bin sene hakiki bir yıldız olarak rasat ehline görünsün? Hem, bir sinek, bir sene tamamen tavus sûretini temâşâ ehline göstersin? Hem, sahtekâr, okuma yazması olmayan bir nefer, ünlü , büyük bir mareşalin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini hissettirmesin ? Hem, iftiracı, yalancı, itikadsız bir adam, bütün ömründe dâimâ en sâdık, en emîn, en güvenilir bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en dikkatli nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhîlerin nazarında gösterişi saklansın? Bu ise, yüz derece imkansızdır ; ona hiçbir akıl sahibi mümkün diyemez. Öyle de farz etmek dahi, apaçık bir imkansızlığı olmuş farz etmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de, Kur'ân'ı insan sözü farz etmek, lâzım gelir ki, İslâm aleminin gök yüzünde görünen pek parlak ve dâimâ hakikat nurları saçan bir hakikat yıldızı , belki bir kemalat güneşi kabul edilen Kur'an'ın mahiyeti - hâşâ - bir yıldız böceği hükmünde gösteriş meraklısı bir beşerin hurafeli bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın. Ve onu dâimâ yüce ve hakikatler kaynağı bir yıldız bilsin. Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber, sen ey Şeytan, yüz derece şeytâniyette ileri gitsen, buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın. Yalnız, pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi böyle küçük gösteriyorsun!
Üçüncü olarak: Hem, Kur'ân'ı beşer kelâmı farz etmek, lâzım gelir ki, eserleriyle, tesirleriyle, neticeleriyle insanlık aleminin en ruhlu ve hayat saçan, en hakikatli ve saadete götüren, en kapsamlı ve beyânı mucize olan, yüce meziyetleriyle yaldızlı bir Furkan'ın gizli hakikati hâşâ yardımsız, ilimsiz birtek insanın sahtekâr, âdi fikrinin düzmeleri olsun. Ve yakından onu seyreden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar, ondan hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve yapmacık hareketler eseri görmesin; dâimâ ciddiyeti, samimiyeti, ihlâsı bulsun.
Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber, bütün halleriyle, sözleriyle, hareketleriyle bütün hayatında emâneti, imânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti istikâmeti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren, en yüksek, en parlak, en âlî haslet telâkkî edilen ve kabul edilen bir zâtı en emniyetsiz, en ihlâssız, en itikadsız farz etmekle, kat kat bir muhâli vâki görmek gibi, Şeytanı dahi utandıracak bir hezeyân-ı küfrîdir. Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zîrâ, farz-ı muhâl olarak, Kur'ân kelâmullah olmazsa, Arştan zemine düşer gibi düşer, ortada kalmaz. Hakikatler mecmuası iken hurafeler menbağı olur. Ve o hârika fermanı gösteren zât (hâşâ, sümme hâşâ) eğer Resûlullah olmazsa, âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne düşmek ve mükemmellikler menbağı derecesinden hileler kaynağı makamına düşmek lâzım gelir; ortada kalmaz. Zîrâ, Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen, en alçak bir dereceye düşer. Bir sineği dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük vasıflarını onda her vakit görmek ne kadar muhâl ise, şu mesele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir divâne lâzım ki buna ihtimâl versin.
Dördüncü olarak: Hem, Kur'ân'ı kelâm-ı beşer farz etmek; lâzım gelir ki, Ademoğullarının en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin (a.s.m.) mukaddes kumandanı olan Kur'ân, gözle görüldüğü gibi kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düsturlarıyla, etkili emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihânı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî mânevî donattığı ve umum o ferdlerin derecelerine göre akıllarını tâlim ve kalblerini terbiye ve ruhlarını teshîr ve vicdanlarını tathir ve âzâ ve cevârihlerini istimâl ve istihdam ettiği halde-hâşâ, yüz bin defa hâşâ-kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farz edip, yüz derece muhâli kabul etmek lâzım gelmekle beraber, bütün ömründe ciddî hareketleriyle Hakkın kanunlarını benî Adem'e ders veren ve samimi fiilleriyle hakikatin düsturlarını beşere tâlim eden ve hâlis ve mâkul sözleriyle istikâmetin ve saadetin usûllerini gösteren ve tesis eden ve bütün ömrünün şehâdetiyle Allah'ın azabından çok korkan ve herkesten ziyâde Allah'ı bilen ve bildiren ve insanlığın beşte birisine ve yeryüzünün yarısına bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmet ile kumandanlık eden ve cihânı velveleye veren ve meşhur işleriyle insanlığın belki kâinatın hakikaten övünç kaynağı olan bir zâtı - hâşâ, yüz bin defa hâşâ - sahtekâr, Allah'tan korkmaz ve bilmez ve haysiyetini tanımaz, insaniyetin âdi derecesinde farz etmekle yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir. Çünkü, şu meselenin ortası yoktur.
Zîrâ, farz-ı muhâl olarak, Kur'ân kelâmullah olmazsa, Arştan düşse, ortada kalamaz; belki, yerde yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, ey şeytan, yüz derece, sen, katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ edemezsin.
Şeytan döndü, dedi: "Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhur akıllılarına, Kur'ân'ı ve Muhammed'i inkâr ettirdim."
Elcevap:
Evvelâ: Gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir; bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
İkinci olarak: Hem, yüzeysel bir nazarla bakılsa, gayet muhâl birşey, mümkün görünebilir. Bir zaman, bir ihtiyar adam, Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş; o kılı ay zannetmiş, 'Ayı gördüm' demiş. İşte, muhâldir ki, hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat, kasden ve bizzat aya baktığı, ve o saçı yüzeysel ve dolayısıyla ve ikinci derece göründüğü için, o muhâli mümkün telâkkî etmiş.
Üçüncü olarak: Hem, kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Kabul etmemek bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir; onun aklı onlarla uğraşmaz. Ammâ inkâr ise, o kabul etmemek değil, belki o, yok olduğunu kabul etmektir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur. O halde senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur. Hem, ey şeytan, bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inad ve yanıltma ve kibirlenme ve aldatma ve görenek gibi şeytânî hilelerle, çok imkansızlıkları netice veren inkâr ve küfrü, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun.
Dördüncü olarak: Hem, Kur'ân'ı insan sözü farz etmek; lâzım gelir ki, insanlık aleminin göklerinde yıldızlar gibi parlayan kamil insanlara rehberlik eden ve devamlı olarak hak ve hakkâniyeti, doğruluk ve sadâkati, emniyet ve emâneti umum kamil insanlara öğreten ve iman esaslarının hakikatlarıyla ve islam esaslarının düsturlarıyla iki cihânın saadetini temin eden ve bu icraatının şehâdetiyle kesinlikle hak ve hâlis ve sâfî hakikat ve gayet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitâbı, kendi vasıflarının ve tesirlerinin ve nurlarının zıddıyla muttasıf tasavvur edip-hâşâ, sümme hâşâ-bir sahtekârın yapmacık hareketleri ve iftiralarının mecmûası nazarıyla bakmak, Septisistleri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek fena bir hezeyân-ı küfrî olmakla beraber; izhâr ettiği din ve şeriat-ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve bütün hayatında gösterdiği bilittifak fevkalâde takvâsının ve hâlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bilittifak kendinde görünen güzel ahlâkın gereğiyle ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sahib-i kemâlâtın tasdikiyle en güvenilir , en metîn, en emîn, en sâdık bir zâtı- hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ-itikadsız, en emniyetsiz, Allah'tan korkmaz bir vaziyette farzetmek, muhâlâtın en çirkin ve iğrenç bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâb etmek lâzım gelir.
Nasıl kulaklı okuma-yazma bilmeyen insanlar, i'câz-ı Kur'ân fehminde demiş: 'Kur'ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcud kitaplara kıyas edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir." Öyle ise, ya Kur'ân umumunun altındadır veya umumunun üstünde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhâl olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise, Kur'ân umum kitapların fevkındedir; öyle ise mu'cizedir.
Aynen öyle de, biz de ilm-i usûl ve fenn-i mantıkça sebr ve taksim denilen en kati bir delille deriz:
Ey Şeytan ve ey Şeytanın talebeleri! Kur'ân ya Ârş-ı Âzamdan, İsm-i Âzamdan gelmiş bir kelâmullahtır, veyahut - hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ - yerde, sahtekâr ve Allah'tan korkmaz ve Allah'ı bilmez, itikadsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey Şeytan, geçen delillere karşı bunu sen diyemedin ve diyemezsin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, kesinlikle ve şüphesiz, Kur'ân Kâinatın Yaratıcısının kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki kat'i bir sûrette ispat ettik; sen de gördün ve dinledin.
Hem, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, ya resûlullahtır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir; veyahut - hâşâ, yüz bin defa hâşâ - Allah'a iftira ettiği ve Allah'ı bilmediği ve azabına inanmadığı için, itikadsız, esfel-i sâfilîne düşmüş bir beşer farz etmek (Kur'ân-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyâtlarını ve galîz tabirlerini, iptal etmek için zikrettiğine istinâden, ehl-i dalâletin fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhâliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, şu tabirleri farz-ı muhâl sûretinde titreyerek kullanmaya mecbur oldum.) lâzım gelir ki; bu ise, ey İblis, ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa filozofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demiyeceksiniz. Çünkü, bu şıkkı dinleyecek ve kabul edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o filozofların en müfsidleri ve o Asya münâfıklarının en vicdansızları dahi diyorlar ki: "Muhammed-i Arabî (a.s.m.) çok akıllı idi, çok güzel ahlâklı idi."
Mâdem, şu mesele iki şıkka münhasırdır. Ve mâdem ikinci şık muhâldir ve hiçbir kimse buna sahip çıkmıyor. Ve mâdem kati hüccetlerle ispat ettik ki, ortası yoktur. Elbette, kesinlikle , senin ve hizbü'ş-şeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakkalyakîn, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullahtır ve bütün resûllerin ekmelidir, bütün mahlûkatın efdalidir.
Melekler, insanlar ve cinler adedince ona salât ve selâm olsun. AMİN.
ŞEYTANIN İKİNCİ KÜÇÜK İTİRAZI:
Kaf. Şerefi pek yüce olan Kur'ân'a yemin olsun. (Kaf Sûresi: 1.)
Kaf suresi'ni okurken;
İnsanın ağzından hiçbir söz çıkmaz ki, yanında onu yazmaya hazır, gözetleyici bir melek olmasın.
Derken ölüm sarhoşluğu gerçekten geliverir. İşte senin kaçıp durduğun şey budur.
Ve Sûr'a üfürülür. Vaad olunan gün işte budur.
Herkes yanında bir sevk eden, bir de şâhidlik eden melekle beraber gelir.
And olsun ki sen bundan gâfildin. Şimdi gözünden perdeyi kaldırdık. Bugün bakışın pek keskindir.
Yanındaki melek "İşte onun defteri bende hazırdır" der.
Atın Cehenneme, her bir inatçı kâfiri!
(Kaf Sûresi: 18-24.)
Şu âyetleri okurken şeytan dedi ki: "Kur'anın en mühim fesahatını, siz onun akıcı ve ahenkli ifadesinde ve açık ve anlaşılır olmasında buluyorsunuz. Halbuki; şu âyette nereden nereye atlıyor? ölüm anından tâ kıyamete atlıyor. Sur'a üflemeden muhasebenin sonuna intikal ediyor ve ondan Cehennem'e atılmayı zikrediyor. Bu acayib atlamaklar içinde hangi akıcılık kalır? Kur'anın bir çok yerlerinde, böyle birbirinden uzak meseleleri birleştiriyor. Böyle münasebetsiz vaziyetiyle akıcılık, fesahat nerede kalır?"
Elcevap: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın mucizelerinden en önemlisi belâgatından sonra îcâzdır. (icaz=az söz ile çok şey anlatma sanatı) İcâz, Kur'ân'ın mucizelerinden en metîn ve en mühim bir esâsıdır. Kur'ân-ı Hakîm'de şu mucizâne îcâz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki, dikkatli araştırmacılar karşısında hayrettedirler. Meselâ,
Bir de: "Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sende açıl!" denildi ; su çekildi, iş bitirildi, gemi Cudi üzerinde durdu ve bu zalim topluluğa: "Defolun!" denilmişti. (Hûd Sûresi: 44.)
kısa birkaç cümle ile, büyük tufan olayını neticeleriyle öyle îcâzkârâne ve mucizâne beyân ediyor ki, çok ehl-i belâgatı, belâgatına secde ettirmiş.
Hem meselâ:
Semud kavmi azgınlığı yüzünden peygamberini yalanladı.
Onların en azgını baş kaldırdığı zaman,
Allah'ın Resûlü kendilerine, 'Allah'ın bir mu'cize olarak yarattığı şu deveye dokunmayın; onun su içmesine mâni olmayın' demişti.
Onlar peygamberlerini yalanlayıp deveyi öldürdüler. Rableri de günahları yüzünden onları azabla kuşatıp, hepsini birden helâk etti.
Allah onları cezalandırmaktan çekinecek değildir. (Şems Sûresi: 11-15.)
İşte, Semud kavminin acayib ve mühim olaylarını ve neticelerini ve kötü sonlarını, böyle kısa birkaç cümle ile îcaz içinde bir mucize ile akıcı ve açık ve anlayışı bozmayan bir tarzda beyân ediyor.
Hem meselâ:
Balığın yuttuğu Yunus'u da hatırla ki, öfkelenerek kavmini terk etmiş ve Bizim de kendisini bu yüzden bir sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde kaldığında niyaz etti: "Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum. (Enbiyâ Sûresi: 87.)
İşte
-Bizim de kendisini bu yüzden bir sıkıntıya sokmayacağımızı-
cümlesinden
-Sonra karanlıklar içinde kaldığında niyâz etti.-
cümlesine kadar çok cümleler dürülmüştür. O zikredilmeyen cümleler, anlayışı bozmuyor. Akıcılığa zarar vermiyor. Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm'ın kıssasından mühim esasları zikreder. Geri kalanını akla havale eder. Hem meselâ: Sûre-i Yûsuf''ta
-Beni gönderiniz (Yûsuf Sûresi: 45.)-
kelimesinden
-Ey Yusuf, ey doğru sözlü kişi. (Yûsuf Sûresi: 46.)-
ortasında yedi-sekiz cümle îcaz ile atlanmış. Hiç fehmi ihlâl etmiyor, akıcıkığına zarar vermiyor. Bu çeşit mucizane îcazlar Kur'anda pek çoktur. Hem pek güzeldir. Amma, Kaf suresi'nin âyeti ise; ondaki îcaz pek acayib ve mucizanedir. Çünki; kâfirin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan geleceğine ve o istikbalin dehşetli inkılablarında kâfirin başına gelecek elemli ve önemli olaylara birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi fikri, onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hâzır bir sayfa gibi nazara gösterir. Zikredilmeyen olayları hayale havale edip, yüksek bir selasetle beyân eder.
Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, rahmete erişesiniz. (A'râf Sûresi: 204.)
İşte ey Şeytan, şimdi bir sözün daha varsa söyle.
Şeytan der: "Bunlara karşı gelemem. Müdâfaa edemem. Fakat, çok ahmaklar var, beni dinliyorlar; ve insan sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar; ve filozoflardan çok Firavunlar var, benliklerini okşayan meseleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için, sana teslim-i silah etmem."
|
|
| | Topic: Muhammed Peygamber Yaşamış mıdır? |
|---|
| Muhammed Peygamber Yaşamış mıdır? [message #48095] |
Pzt, 28 Temmuz 2008 09:31 |
 |
Haci Messages: 89 Registered: Ağustos 2003 |
Reader |
|
|
Bu başlığı ilk defa Ateistforum'da açmıştım..
Bir de burada deneyim.. Bakalım bu konuda ne düşünüyorsunuz? İlk iletiyi değiştirmeden tekrar yayınlıyorum.
Musa ve İsa'nın ve diğer peygamberlerin yaşamadıklarına inanıyoruz.
Aynı şeyi Muhammed için de iddia edebilir miyiz?
Belki Muhammed de yaşamamıştır. Öyle birisi yoktur!
Peki Muhammed yaşamadıysa, İslam'ı başlatan kimdir?
Doğum yılı kesin olarak bilinmiyor belki ama, öldüğü yıl kesin.. Geride bıraktığı mirasını biliyoruz. Yazdığı Kur'an her yıl onbinlerce baskı yapıyor ve milyarları büyülemeye devam ediyor.
Geride bıraktığı dini, barabarlığını, zulmünü, karılarını, aşklarını, eskapelerini, develerini, saltanatını ve halifeliği nasıl inkar edebiliriz? Çocuk yaşında evlendiği Ayşeyi, Hafsanın odasında cinsel ilişki kurduğu Marya'yı, gözünü horoz gagaladığı için ölen oğlu Kasım'ı, Marya'dan doğan İbrahim'in ölümünü, katlettiği Yahudileri, Arap şairlerini ve zenginlerini, ölüme gönderdiği ilk Müslüman'ları nasıl unutabiliriz?
Muhammed yaşamadı ise onun yerine kim yaşadı? Musa ve İsa yaşamadı derken bile onların yerine birilerinin yaşamış olduklarını farzediyoruz. Muhammed yaşamadı ise, onun yerine başka bir Muhammed mutlaka yaşamıştır demek zorunda değil miyiz?
Kimdir o yaşamamış Muhammed'in yerine yaşayan Muhammed?
Muhammed gerçekten yaşamış mıdır?
Yoksa Muhammed binbir gece masallarından esinlenilerek yaratılan koca bir efsane midir?
Bu iletiyi şaşkınlıkla okuduğunuza eminim.. Garanti bak demedim mi bir gün Hacı kafayı üşütecek deyip duruyordum dediğinizi duyar gibiyim..
Ama ben iddia ediyorum ki sizin bizim bildiğimiz Muhammed yaşamamıştır..
İsa ve Musa denen peygamberler nasıl yaşamadı ve onların yerine nasıl iki meczup yaşadı ise, yüceltilen, göklere çıkartılan, el üstünde tutulan, toz kondurulmayan ve hakkında yüzlerce biyografi yazılan Muhammed de yaşamamış olabilir mi?
Hemen her zaman kahramanların, şehit ve gazilerin, bazan seri katillerin, ilginç başarıları olan tarihsel kişiliklerin, iyi kötü her ünlünün yaşamı abartılır ve efsaneleştirilir. Bunun bir istisnası olduğunu sanmıyorum.
Musa ve İsa'nın yaşamları da efsaneleştirilmiştir. Onların yaşayıp yaşamadığı bilinmemektedir. Daha doğrusu onları simgeleyen birileri muhtemelen yaşamıştır. Ama yaşayanın gerçek kimliğini, karakterini, yaşama verdiği anlamı, ahlakını, din ve inançlarını, hırs ve ihtiraslarını, arzu ve isteklerini, tutkularını bilmeye, hatta doğru olarak bile tahmin etmeye olanak yoktur.
Bütün bunlar o tarihsel figürün geride bıraktığı eserlerine, yani soyut ve somut mirasına bakarak tahmin edilir ve arkasından yazılanlar onun biyografisinin bir parçasını oluşturur. Tarihin karanlık sayfalarına gömülen kahramanların hemen hiç birisi ölerek yok olmaz.
Duymuşsunuzdur. Kör ölür, badem gözlü olur derler. Onlar ölür ve vücutları yok olur ama, efsnevi yaşamları ondan sonra başlar ve haklarında ortaya atılan abartılar çığ gibi büyüyerek günümüze kadar ulaşır. Geçmişte yaşayanın gerçek kimliği ve karakteri açıklık kazanacağına, kalın bir sis bulutunun arkasında kaybolur gider. Ama söylentiler durmaz. Onun karakteri hakkında yeni efsaneler ortaya atılır. Ölen kahramanın yok olarak kaybolmasına izin verilmez ve ardından onu simgeleyen çok sayıda efsanevi kahramanlar yararatılır. Çünkü o kendisinden sonra gelen nesillerin malı olmuştur artık. Nasıl yaşadığına onlar karar vereceklerdir.
Muhammed denen bir peygamberin ve ilk dört halifenin efsanevi kişilikler olduğu ve haklarında yazıldığı gibi bir yaşamları olmadığı tezi yeni değildir. İlk defa 1930 yılında Morozov tarafından Christ adlı kitabında ortaya atılmıştır. Morozov'un etkisi altında kalan Klimovich de Did Muhammed Exist? başlıklı bir makale yazmıştır.
Aslında bu yazarların sorguladıkları Muhammed'in yaşayıp yaşamadığı değildir. Onun çok iyi bilindiği sanılan gerçek kimliğinin efsaneden başka bir şey olmadığıdır. Ben bu görüşe katılıyorum. Ve nedenlerini gelecek yazımda açıklamaya çalışacağım...
Şimdilik size bu okuduklarınızı hazmetmeniz ve sinirlerinizi deşarj ederek rahatlamanız için zaman veriyorum.
Selamlar..
HACI
|
|
| | Topic: DİNLER YAŞAMA ANLAM VEREBİLİRLER Mİ? |
|---|
| DİNLER YAŞAMA ANLAM VEREBİLİRLER Mİ? [message #48089] |
Pzt, 28 Temmuz 2008 07:56 |
 |
Haci Messages: 89 Registered: Ağustos 2003 |
Reader |
|
|
Neden varım sorusu insan beyninin yaşama anlam verme çabasının bir ürünüdür. Bu soruya yanıt arayan kişi aslında kendi yaşamını örnek alarak hayata anlam vermeye (yaşamı anlamlandırmaya) çalışmaktadır.
Ölümün kaçınılmaz olduğu yaşamda alınan her nefes, ölüme karşı kazanılan bir zaferdir. İnsanların kazanacğı diğer başarılar gibi bu zafer de kutlanmalı, mükafatlandırılmalı ve daha da önemlisi, anlamlandırılmalıdır.
İnsanlar ve diğer canlılar ölseler de, dünyada yaşam ara vermeksizin daha milyarlarca yıl sürecektir. Peki.. Bu inanılmayacak kadar karmaşık ve gizemli süreçler dizisi olan yaşam için bir anlamdan bahsedilebilir mi?
Bir bakterinin yaşamının anlamı ne olabilir? Bir ağacın, bir kurbağanın, bir yılanın yaşamlarının ne anlamı vardır? İnsan yaşamının anlamı nedir?
Tanrı’nın emirlerini insanlara ileten, onların yaşamına kendine göre bir düzen getiren dinlerin görevlerinden biri, insan yaşamına anlam vermeye çalışmaktır.
İnsanların dine olan bağlılığı, dinler tarafından mükafatlandırılır ve yaşamları onlar tarafından anlamlandırılır. İnsanlığın ruhsallığını sömüren dinler, onlara ölümsüzlük vadeder ama, karşılığında sadakat bekler. İç dünyasının zenginleştiğine inanan kişi için yaşam, sonu yok olmak ile bitmeyeceği için, yeni bir anlam kazanır. Dinler yalnız insan hayatı ile ilgilendiklerinden ve ona bile son derece dar bir açıdan baktıklarından, insan yaşamının anlamı genel bir kavram olarak diğer canlılarla birlikte incelenmez.
İnsan yaşamını diğer canlılardan soyutlayarak inceleyen bu inanış şekli ise, onu yeterince anlamlandıracak kavramlardan yoksundur…
Yukardaki sorulara tekrar dönelim. Bakteriler, ağaçlar, kurbağalar ve yılanların yaşamının ne gibi bir anlamı olabilir?
Doğal olarak, bakteriler, ağaçlar, kurbağalar ve yılanlar için yaşamın bir anlamı yoktur. Onlarda yaşam bilinci gelişmemiştir. Buna rağmen bakteriler, ağaçlar, kurbağalar ve yılanlar ve diğer bütün canlılar arasındaki ilişkiler dikkate alınırsa, yaşamın bir anlam kazandığı görülecektir.
Aynı şekilde insan yaşamının tek başına bir anlamı yoktur. İnsan yaşamının anlam kazanabilmesi için bir eko sistemi içinde, diğer canlılarla birlikte incelenmesi gerekmektedir.
İnsan yaşamını diğer canlıların yaşamından soyutlayan, canlılar arasındaki grift ilişkilerin varlığından haberdar olmayan bir inançlar silsilesi olan dinler, yaşamın gerçek anlamını takdir etmekten aciz sosyal kurumlardır. İnsan yaşamına anlam verdiğini ileri süren dinler aslında her konuda olduğu gibi, bu konuda da gerçeklerden uzaklaşmaktadırlar. Biyolojik eko sisteminin farkında olmayan ve yaşama son derece dar bir açıdan bakarak canlıların birbirleri ile olan kompleks ilişkilerini ihmal eden dinlerin insan yaşamına vereceği anlam, daha çok ümit sömürüsü olarak kabul edebileceğimiz yalan ve yanlışların toplamından ibaret kavramlar dizisi olmaktan öteye gidemeyeceklerdir.
Doğa için yaşamın tek bir anlamı varsa o da canlıların ölümcüllüğü, yaşamın ise ölümsüzlüğüdür. Canlılar ölecek, ancak yaşam ne pahasına olursa olsun, sürecektir.
Canlılar arasındaki kompleks ilişkileri göz önüne almayan dinlere göre ise yaşam ölümcül, insan yaşamı ise ölümsüzdür. İnsan için yaşam bitecek(ölünecek) ama ölüm sonu kazanılan yeni yaşam ölümsüz olarak ebediyete kadar sürecektir. Dinlerin yaşama verdiği anlam doğanın verdiği anlamın tam tersidir.
Ölerek dinlerden kurtulmaya olanak yoktur. Allah bizlere ebediyen eziyet çekmekle tehdit eden dinlere inanmaktan ve kendisinin emirlerini harfiyen yerine getirmekten başka bir seçenek vermemiştir. Bütün kabahatimiz dindar bir anne babaya doğumuş olmamızdır.
Yaşamın bilinen hiç bir anlamı yoktur. Yaşam amaçsız ve kasdi olmayan bir süreçler dizisidir. Bu tür süreçlerde anlam aranmamalıdır. Ayın, yıldızların ve güneşin anlamı ne ise, yaşamın anlamı da o dur. Doğada yaşam, bir amaca hizmet etmek üzere ortaya çıkmamış, kasden yaratılmamıştır. Yaşamı kimse bilerek, düşünerek ve planlayarak başlatmamıştır. Allah yoktur. Bu nedenden dolayı, kendi içindeki ilişkiler dışında-ki bu ilişkiler bir amaca hizmet etmektir- yaşamın bir anlamı olduğu söylenemez.
Evet.. Acı bir gerçektir ama.. Kabul etmek gerekir ki yaşam anlamsızdır.
Yaşamın bir anlamı olmaması onun değerini azaltmakta mıdır? Asla.. Tam tersine, onun değerini artırmaktadır. Çünkü ona kendimiz bir anlam verebiliriz. Ve o anlam her birimiz için farklı olabilir.
Atalarımızın izini 550 milyon yıl önce yaşayan pikaia denen balığımsı bir hayvana kadar sürebiliriz. İlk omurgalılar pikaia ile başlamışlardır. Son birkaç yüzbin yılı homo sapiens olarak deneyimlemekteyiz. Her canlı gibi bir gün ölecek, toprağa karışacak, yokluk ve bilinmezliğin koyu karanlığında kaybolup gideceğiz. Geride bizi hatırlayan birkaç ölümcül insan kalacak.. Bir süre sonra onlar da yok olacak ve bizim anı olarak bile izimiz kalmayacak…
Bütün yapacağımız doğum ve ölüm arasında deneyimleyeceğimiz kısa yaşamımızı değerlendirmeye, kendimize ve insanlığa yararlı olarak ona bir anlam vermeye çalışmaktır. Ancak o zaman sefil yaşamımız diğer insanların gözünde bir değer ve anlam kazanacaktır.
Yaşama, tüm insansal yetilerimizi kullanıp, hür, kaygısız ve korkusuzca yaşayarak vereceğimiz anlam, bir dogmaya bütün ömmrünü adayarak kazanılacak anlamdan çok daha gerçek, çok daha zengindir. O anlam ancak ateizmle kazanılır..
HACI
|
|
| | Topic: DİNLER VE FANTAZİLER..... |
|---|
| DİNLER VE FANTAZİLER..... [message #47993] |
Prş, 24 Temmuz 2008 16:10 |
 |
Haci Messages: 89 Registered: Ağustos 2003 |
Reader |
|
|
Las Vegas'ı ziyaret ettiniz mi hiç?
Bu ünlü Amerikan şehrini şahsen ziyaret etmemiş olsanız bile, filmlerde mutlaka Las Vegas'ın muhteşem gece manzaraları ile karşılaşmışsınızdır. Las Vegas'da bütün bina, otel, gazino ve kumarhaneleri inanılmayacak kadar zengin ve aydınlık bir dekor süsler. Hiç durmaksızın yanıp sönen renkli neon ışıklar, sizi bir rüya alemine sürükler. Gerçekle düş arasındaki sınır önce bulanır, sonra kaybolur. Bir süre sonra vücudunuzun dışına çıktğınızı hisseder ve uzaktan kendinizi ışıl ışıl parlayan slot makineleri, crab ve rulet masaları arasından geçerek, arka plandaki sahneye doğru ilerleyen bir hayalet olarak görmeye başlarsınız. Manevi varlığınız, maddi varlığınızdan kopar ve kendinizi daha önce hiç deneyimlemediğiniz yepyeni bir fantazi aleminde yüzüyor bulursunuz.
Sahnede dar, ince ve tahrik edici bikini altlı, rengârenk ve görkemli tüylü taçlı, ince uzun boylu, dekolte bikini üstünün saklamakta güçlük çektiği iri göğüslü, uzun ve mütenasip bacaklı, göz kamaştırıcı genç kız ve kadınların büyük bir coşku ile çalmakta olan orkestraya eşlik ederek dans etmekte olduklarına şahitlik eder, algıladığınız bu hoş duyguların hemen bitmemesini istersiniz. Las Vegas'ı her ziyaret ettiğinizde bu "out of body" deneyimini yaşamanız mümkündür. Las Vegas size, yalnız kumar oynayacağınız, kadın kiralayabileceğiniz ve istediğiniz kadar eğlenebileceğiniz bir ortam yaratmakla kalmaz, bütün bunları ve fazlasını, bir rüya aleminde yaşamanızı sağlar. Geçici bir süre için bile olsa, düşle gerçek arasında mevcut, çoğumuz için zaten dar ve müphem olan sınırı aşar, fantazi alemi içinde mest olur, gidersiniz.
Amaç da budur zaten... Sizlerin bu yapay fantazi aleminden nasibinizi mümkün olduğu kadar çok almanızı sağlamaktır.... Kumarhanelerde kaybeceğiniz paraların bir kısmının karşılığıdır, bu fantazi alemi. İnanın kaybettiğinize değer. Her fırsatta tekrar tekrar gidersiniz, Las Vegas'a.. Kaybettiğiniz paralar önemli değildir. Önemli olan aldığınız hazdır. Las Vegas kumarhaneleri sizleri fantazi aleminde yaşatarak paranızı alır ve yinede zevklerinize hitabederek, gönlünüze yerleşir.
İslam kültür ve geleneklerini yakından izleyenler bu eğlence yerlerini, Bati uygarlığının çökme belirtileri olarak görürler. İnce ve zarif vücutlu, bikinili ve üstsüz genç kız ve kadınlarin sere serpe güneşlendiği ve oynaştığı plajlar ve yüzme havuzları da aynı zevalin habercisidirler......
Dinlerin de kendilerine göre fantazi alemleri vardır. Özellikle Islam'ın ve Hristiyanlığın... Semaya doğru büyük bir hışımla yükselen mühteşem çan kuleleleri ile, içi görkemli gotik motiflerle süslü bir Katolik katedralini ziyaret ettiniz mi, hiç? Ya da İstanbul'da bir Türk camisini? Mavi camiyi, örneğin.... Türkuaz çinilerle süslü, duvarları, mihrabi, muhteşem geniş ve aydınlık ana kubbesi, yarım kubbeleri ve sayısız kubbecikleri, zarif bir şekilde dekore edilmiş mimberi ile....
Ya da Edirne'deki Selimiye'yi? Diğer bütün kubbeleri cüceleştiren muhteşem ana kubbesi, ona destek veren görkemli payandaları, göğe ince kalem gibi yükselen, zarif üç şerefeli minareleri ile... İçini ziyaret ettiniz mi hiç, Selimiye'nin? O inanılmayacak kadar geniş kubbenin altında hiç başınızı kaldırıp, Allah'ı algılamaya çalıştınız mı? Derin bir nefes aldınız mı hiç? Cemaatle birlikte bir Cuma namazı kıldınız mı? İmamın Allah-u ekber nidalarının, duvarları süsleyen ve bizlere Allah'ın emirlerini hatırlatan Kur'an'dan alınmış pasajlardan yansıyarak, bütün camiyi doldurduğuna ve o muhteşem kubbede yankılar yaparak, gökyüzüne taştığına şahitlik ettiniz mi? Hiç mihrabin önünde tam bir alçakgönüllülükle, Allah'ın önünde yere kapandınız mı?
Hacca gittiniz mi, hiç? Kabe etrafında huşu içinde dönmekte olan Müsluman kalabalığa katıldınız mı? Diğer Müslüman'larla birlikte hiç şeytan taşladınız mı?
Kaybettiğiniz sevdiklerinizin, ana, babanızın cenaze törenine katıldınız mı, hiç? Onların cenaze namazını kıldınız mı? Hocanın onlar hakkındaki dua ve temennilerini dinlediniz mi?
Dinlerin görevlerinden biri sizleri fantazi aleminde yaşatmaktır. Amaç, maneviyatınızı maddi varlığınızdan ayırmak, size "out of body" deneyimi yaşatmak ve ruhsallığınızı güçlendirmektir.
Ayrıca bu fantazi alemi, Müslüman olarak kaybettiğiniz bazı insansal değerler için de sizi mükafatlandırmayı amaçlar. Sizlere İslam'ın bir kölesi olduğunuz gerçeğini tadlandırarak, yumuşatarak, hatırlatır. Esaretin olumsuz taraflarını örtbas ederek, yok etmeye çalışır. Sizleri bir süre için bile olsa, bir rüya aleminde yaşatarak, maneviyatınızı tatmin etmenizi ve geliştirmenizi sağlar.
Çünkü Islam'ın maneviyatınıza sizden daha çok gereksinimi vardır. İslam için köle olmanın ne sakıncası olabilir? Önemli olan, İslam'dan aldığınız manevi tatmin ve hazdır. İslam sizleri bir fantazi aleminde yaşatarak, gönlünüze yerleşir ve bütün benliğinize sahip çikarak, size hükmeder.
Önemli olan gerçekler değildir.. Dinler gerçeklerle uğraşmazlar. Onların ötesindeki fantazilere önem verirler.
Dinler ve fantaziler, insanlıkla ilgili sırlar ve yalanların en önemlileridirler.
O sırlar ve yalanlar ki, insanlık kadar eskidirler.
Jenositler, toplu katliam ve intiharlar, cinayet ve suikastler ve gizli ilişkilerin kaçınılmaz mayasıdırlar.
Önemsiz ve masum gibi görünseler de, insanlığın en büyük düşmanıdırlar, onlar..
Sırlar ve yalanlar...
Dinler ve fantaziler......
HACI
|
|
| | Topic: Beyyine sayımı.. |
|---|
| Beyyine sayımı.. [message #47677] |
Sal, 08 Temmuz 2008 16:26 |
 |
Herakles Messages: 946 Registered: Aralık 2005 Location: tapınak |
Dependent |
|
|
98:1'deki ve 98:4 teki
البينة
sayımı neden?
20:133'teki beyyine بينة
sayımına dahil ediliyor?
Raşhad sayımında tüm raşada ların türevleri sayılıyorda neden beyyinelerde keyfi seçim yapılıyor..
Selamlar...
[Updated on: Sal, 08 Temmuz 2008 16:28] BEN BENİM.
|
|
|
Pages (45): [1 ]
Current Time: Çrş Mar 10 20:16:19 MST 2010
|