Today's Messages (OFF)
| Unanswered Messages (ON)
| Forum: Kuran Çalışmaları |
|---|
| Topic: Wahid kelimesi üzerine |
|---|
| Wahid kelimesi üzerine [message #47498] |
Sat, 14 June 2008 08:39 |
 |
The Elite Messages: 932 Registered: July 2002 Location: Istanbul |
Dependent |
|
|
Bilindiği gibi 19 kodu ile ilgili eleştirilerden biri "wahid" kelimesinin sayısal değer 19 olarak hesaplandığı halde (Yani W-A -H- D) bu konuda tarihi nushalardan bir delil getirilemesi idi. Temel itiraz Wahid'in sayısal değer'nin 18 olduğu idi. Edip ise bana Wahid kelimesinin eski kitapalrda sayısal değerinin 19 olarak hesaplandığını ve elif ile yazılmamış olsaydı boyle bir hesaplamanın yapılamayacağını söylemişti. Şimdi bu kunda en eski delile ulaşmış bulunuyoruz. Vahid kelimelesinin tüm geçişlerini incelemedim henuz, ancak bu nushada 2:61 elif ile yazılmış. Aşağıdaki resim yine kotu ancak altan dorduncu satırın sol tarafına bakın W-A-H-D yazılışını goreceksiniz.
Attachment: IMG_0290.jpg
(Size: 1.03MB, Downloaded 30 time(s))
"Karanlığa söyleneceğine kalk bir mum yak"
|
|
| | Topic: Bakara 185 |
|---|
| Bakara 185 [message #47341] |
Thu, 22 May 2008 01:36 |
|
2/185 Ramazan o aydır ki; insanlara kılavuz olan, iyi-kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kur'an, onda indirilmiştir.O halda bu aya ulaşanınız onu oruçlu geçirsin.Hasta olan veya yolculuk halinde bulunan, tutamadığı gün sayısınca başka günlerde tutsun.Allah sizin için kolaylık ister; O sizin için zorluk istemez.Tutulmamış olan günleri tamamlamanızı, sizi doğru yola kılavuzladığı için Allah'ı yüceltmenizi ister.Ve sizin şükretmeniz umulmaktadır.
(Yaşar Nuri Öztürk Çevirisi)
"İyi kötü ayrımıyla hidayetten kanıtlar getiren Kuran" ne demektir?
Aslında burda anlatılmak istenen şey, iyi kötü ayrımının ilk önce insanın içinde olduğu, Kuran ın da bu ayrım işlemine destek olduğu mudur?Eğer bu ayet doğru çevrilmişse Kuran da ihtilafa düşülen konularda kesinlik aramanın yanlış ve etkisiz olduğunu düşünebiliriz.Başörtüsü,namaz,zekat vs. konularında tam bir belirlilik yok gibi Kuranda ve bunları inananlar kendi kalplerinde yorumluyor ve Kurandan destekliyor.Yani kuranı yorumlarken Kuranın bütününden alınan o kalbi anlayışla ihtilafa düşülen konularda doğrusunu kalben farkedebiliyor inananlar.Sonuçta bu ayetleri öyle ya da böyle yorumlamış bulunuyoruz şu anda. O yüzden neden kuran apaçık bir şey söylememiş deyince bu ayet bir cevap veriyor olabilir.
Muhammed Hamidullah ın çevirisinde de Yaşar Nuri ninki gibi çevrilmiş ayet.Ama edipin çevirisinde başka şekilde.Doğrusu hangisi?
Edipin çevirisinde;
2/185 Ramazan, insanlara yol gösterici, apaçık bir öğreti ve yasa kitabı olan Kuran'ın indirildiği aydır. Kim o aya ulaşırsa oruç tutsun. Hasta veya yolcu olanlarınız, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde oruç tutar. ALLAH sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Böylece (oruç günlerinin) sayısını tamamlar, sizi doğruya ulaştıran ALLAH'ı yüceltip şükredersiniz.
Selam.
|
|
| | Topic: Soru-yorum |
|---|
| Soru-yorum [message #46186] |
Sun, 16 September 2007 02:08 |
|
Slm. Aşağıdaki ayetleri okurken aklıma takılan sorular oldu. Bende Allah'ın "bilmiyorsan senden önce kitabı okumuş bilenlere sor" öğüdüyle hareket edip bilenlere soruyorum:
Önce ilk soru :
11:13 "Onu (Kuran'ı) o uydurdu" mu diyorlar? De ki: "Haydi ona benzer, uydurulmuş on sure getirin. ALLAH'tan başka tüm dostlarınızı da çağırın, doğru sözlülerseniz!"
Şimdi ; Düz mantıkla baktığımızda, 19 sisteminin bilinmediği çağlarda biri çıksa ve dese işte size kuran surelerine benzer 10 sure bana bunların kurandan olmadığını ispatlayın" adama nasıl bir cevap verebilirdik.Edip Mesajdaki dipnotunda matematiksel sistem açısından yaklaşmış. Ama bu sadece 19 sistemini bilenler için indirilmiş bir ayet olmasa gerek...
2.soru;
11:9 İnsana kendimizden bir rahmet tattırsak ve sonra ondan çekip alsak, umutsuzlaşır, nankörleşir.
11:10 Kendisine dokunan zararlardan sonra ona nimetler tattırsak, "Kötülükler benden gitti," der. Bu kez sevinçlidir, kibirlidir.
11:11 Sabredenler ve erdemli işler yapanlar için ise bir bağışlanma ve büyük bir ödül vardır.[/I]
Bu ayetlerdeki anlatılanlar yani rahmet tatmalar ve zarara uğramalar hepimizin başına gelmiştir. Benim burda merak ettiğim başımıza bir sıkıntı geldiğinde bu durumun Allah'ın bize bir sınavımı veya cezasımı olduğunu nasıl bileceğiz. Eğer ceza ise yaptıklarımızı düzeltmemiz bir takım önlemler almamız gerekecek sınavsa sabretmemiz duruma katlanmamız gerekecek. Yani iki durumda da tepkimiz farklı olacak. peki biz bunu nasıl belirleyeceğiz?
Allahı memnun eden ve kendiside memnun olan kullardan olmamız dileğiyle...
|
|
| | Topic: CİNLERİN GERÇEK KİMLİĞİ |
|---|
| CİNLERİN GERÇEK KİMLİĞİ [message #45562] |
Tue, 24 April 2007 03:46 |
 |
safbilgi Messages: 356 Registered: November 2006 Location: İST |
Thinker |
|
|
CİNLERİN GERÇEK KİMLİĞİ
Asrı Sââdet sonrası müslüman din adamlarının idrak edemediği çok önemli bir olay da, birçok din ve kültürlerde olduğu gibi Kur‘an’da da yer alan cinler olayıdır.
Kur‘an, birçok din ve kültürlerde yer alan ve zaman içinde çok yanlış bir çerçeveye oturtulan cinler olayına açıklık getirmesine rağmen, müslüman din adamları, Kur‘an’ın cinlerle ilgili âyetlerini, Kur‘an öncesi veya Kur‘an dışı kaynaklardan edindikleri yanlış bilgilerin tesiriyle anlayamamışlardır.
Halbuki Kur‘an, daha önce açıkladığımız gibi, Evren’in Kuzeyinde (Mescidi Aksâ’da) ikamet eden Ademoğullarını genel olarak cinler unvanıyla, özel olarak, inananlarını melekler, inkâr edenlerini de şeytanlar unvanıyla adlandırmaktadır.
Kur‘an, Evren’in Güneyinde (Yeryüzünde) ikamet eden Ademoğullarını da genel olarak insanlar unvanıyla; özel olarak, inananlarını müslimler (müslümanlar), inkâr edenlerini müşrikler unvanıyla adlandırmaktadır.
“Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(51/Zariyat: 56, S. Ateş çev.)
Yukarıda verdiğimiz âyet ve benzeri birçok âyet, cinler derken Gökteki Ademoğullarına, insanlar derken, Yerdeki Ademoğullarına dikkat çekmekte ve iki ayrı bölgede yaşayan iki ayrı topluluğa aynı anda hitap etmektedir. Aşağıda vereceğimiz âyet ve benzeri âyetler ise olmuş ve olacak iki ayrı olaya dikkat çekmektedir.
“Ey cin ve insan topluluğu, içinizden size âyetlerimi anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? ‘Kendi aleyhimize şahidiz’ dediler.
Dünya hayatı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler.”
(6/Enam: 130, S. Ateş çev.)
Âyet, hemen ölüm sonrası Gök’teki ilk yargılamaya, Kıyamet sonrası Yerdeki ikinci yargılamaya dikkat çekmektedir.
Âyet Dünya yaşamı sona erip Göğe dönen Ademoğullarının gökteki ilk yargılanışı ile, Kıyamet sonrası tekrar inecekleri Yerdeki ikinci yargılanışlarını birarada resmetmektedir.
Din adamları, Ademoğullarının önce Gökte, sonra Yerde yaşadıklarına, daha sonra tekrar Gökte, en sonunda da tekrar Yerde yaşyacaklarına dikkat çeken Kur‘an âyetlerini tertil edip, formüle edemedikleri için, Kur‘an’ın dikkat çektiği cinlerin, yani melek ve şeytanların Ademoğlu veya dünya öncesi ve dünya sonrası insanlar olduğunu anlayamamışlardır.
“And olsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık ki KALBLERİ var, fakat onlarla anlamazlar; GÖZLERİ var, fakat onlarla görmezler; KULAKLARI var, fakat onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapık.... Ve işte gaafiller onlardır.” (7/Araf: 179, S. Ateş çev.)
Âyet, cinlerin de kalpleri, gözleri, kulakları olduğuna dikkat çekerek, cinlerin ve insanların aynı fizyolojik özelliklere sahip olduklarını yani, cinlerin ve insanların esas itibarıyle aynı varlıklar olduğunu vurgulamaktadır.
Kur‘an’ın dikkat çektiği cinler esas itibariyle insan oldukları için, Kur‘an, cinlerin nedenyaratıldıklarından, ne kadar yaşadıklarından, ne yeyip, ne içtiklerinden, cinsiyetlerinden hiç söz etmemektedir. Din adamı ve rivayetlerin, cinlerin ateşin görünmeyeninden yaratıldığını iddia etmeleri doğru değildir. Çünkü Kur‘an, cinlerin değil, Cann’ın ateşin görünmeyeninden yaratıldığını bildirmektedir.
“Halakal can’ne min maricin min nar.”
(Yarattı cann’ı görünmez bir ateşten)(55/Rahman: 15)
Âyetin dikkat çektiği ve ateşin görünmeyeninden yarattık dediği can, daha önce de açıkladığımız gibi, cin ve insanların veya dünya ve Mescidi Aksâ’da yaşayan Ademoğullarının, ateş menşeli, ışın bir maddeden oluşan astral bedenleridir. Din adamları, âyetin dikkat çektiği cann’ı, ne yazık ki teşhis edemedikleri için, cinleri ateşten yaratılmış, görünmeyen, insan dışı ve fizik ötesi varlıklara yormuşlardır.
Din adamları, cinlerin ateşten yaratılmış, görünmeyen, fizik ötesi varlıklar olduğunu iddia etmelerine rağmen, bazı kişilerin, her nasılsa cinleri görebileceğini, onları etki altına alıp, onlardan yararlanabileceğini, hatta bu tür kişilerin, cinlerle evlenebileceğini, istedikleri takdirde cinlerin, bazı kişilerin evlerini yakabileceğini, bazı insanları çarparak, hasta, felç veya kötürüm yapabileceklerini söyleyerek, İslâm ve insanlık dünyasında istismara çok müsait bir konunun oluşmasına, bilinçsizce sebep olmuşlardır. Din adamlarının, söz konusu gafleti yüzünden, her toplumda bulunan, iblisî duyguları tekâmül etmiş, Kur‘an’ın ifadesi ile bazı kancık kişiler (113/4) cinci, falcı vs. adı altında birçok insanı madden sömürdükleri gibi, manen de akılcılıktan, gerçekçilikten alıkoymuş ve alıkoymaktadırlar.
Halbuki daha önce de dikkatinize sunduğumuz gibi, cinlerle yani ölülerle, insanlar arasında aşılamayacak bir engel olduğuna ve cinlerin Kıyamete kadar dünya’ya dönemeyeceğine, aşağıda vereceğimiz âyet açıkça dikkat çekmektedir.
“Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman: Rabb’im der, beni geri döndürünüz. Ki terk ettiğim dünya’da iyi işler yapayım.Hayır, bu onun söylediği bir sözdür. Arkasında, geri gönderileceği güne kadar (dönmesine engel olan) bir perde vardır.” (23/Müminun: 99, 100, Yazar)
Âyetin dikkat çektiği, perde diye anlaşılan ve anlamlandırılan kelimenin orijinali berzah kelimesidir. Âyetin anlattığı olayın geçtiği mekân düşünüldüğünde, berzah kelimesinin, Mescidi Aksâ ile dünya arasındaki çok uzun mesafeye, yani Uzay boşluğuna dikkat çektiği anlaşılmaktadır. Yukarıda verdiğimiz âyetin vurguladığı olayı, aşağıda vereceğimiz âyet de değişik bir ifade ile ve değişik bir açıdan vurgulamaktadır.
“Ey cinler ve insanlar topluluğu, göklerin ve yerin bucaklarından geçip gitmeğe gücünüz yeterse geçip gidin.
Ancak delil ile gidebilirsiniz.” (55/Rahman: 33, Yazar çev.)
Âyet, cinler derken Mescidi Aksâ’daki Ademoğullarına hitap ediyor ve bir delil olmadan, onların yeryüzüne inemeyeceğine dikkat çekiyor.
Âyet, insanlar derken de, yeryüzündeki Ademoğullarına hitap ediyor ve bir delil olmadan, onların da Mescidi Aksâ’ya dönemeyeceğine dikkat çekiyor.
Âyetin dikkat çektiği delilden maksat, öncelikle daha önce de açıkladığımız gibi, ölüm meleği ve ölüm emridir. Yani eceldir, ölüm zamanıdır.
Din adamlarının anlattığı ve halk arasında anlatılagelen ve birçoğu da yalana dayanan cinlerle, Kur‘an’ın tanıttığı cinlerin çok ayrı şeyler olduğuna aşağıda vereceğimiz ayet de dikkat çekmekte ve cinlerin, insanlar gibi mekânda yer tutan ve belli ağırlıkları olan, fizyolojik varlıklar olduğunu vurgulamaktadır.
“Ey iki SEKAL (yani yere ağırlık veren, yahut bir ağırlığı, şerefi olan iki toplum) sizin (hesabınızı görmek) için de boş vaktimiz olacak (sizin de hesabınızı göreceğiz).” (55/Rahman: 31, S. Ateş çev.)
Baştan sona, hem cinlere hem insanlara birlikte ve aynı anda hitap eden Rahman Suresi’nin, yukarıda verdiğimiz âyetinin dikkat çektiği sekal ağırlık demektir. Âyet, daha önce dikkatinize sunduğumuz Araf Suresi’nin 179. âyeti gibi, iki topluluğu birlikte resmederek, her iki cinsin de fizyolojik varlıklar olduğunu vurgulamaktadır.
Dikkatinize sunduğumuz âyetlerden, cinlerle (ölülerle) insanların ayrı ayrı gezegenlerde oldukları sürece, birbirleri ile irtibat kuramayacakları veya birbirleri ile haberleşemeyecekleri, daha önce dikkatinize sunduğumuz zikir ehli, yani peygamberler dışında mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Bize göre; bazı kişilerin, cinlerle irtibat kurduğunu veya ruhlardan haber aldığını iddia etmesi, insanları aldatmaya yönelik büyük bir yalan ve ölülere yapılan büyük bir iftiradır.
Birçok müslümanın, halk arasında anlatılagelen cinlere, cincilere inanmasına veya itibar etmesine, bazı insanların, bilhassa çocukluk dönemlerinde ve özellikle de yalnız kaldıkları sıralarda gördükleri bazı halüsinasyon(hayâl)lara makul ve mantıklı bir cevap verilememiş olmasındandır. Halbuki halüsinasyon görmek, tıpkı rüya görmek gibidir. Çünkü insanlar sadece uyurken rüya görmezler. İnsanlar, uyanıkken de rüya görebilirler. Ancak insanlar, uyanıkken de rüya görülebileceğini bilmedikleri için, sözümona cincilerin yalanlarına inanmak zorunda kalmışlardır.
RÜYA: Dünya öncesi ve dünya sonrası gerçek yaşama en güzel örnek, rüya olayıdır. Çünkü uykusunda rüya gören bir insan, kendisini başka bir ortamda bulur ve gerçek bilincini kaybederek, gerçek yaşamını unutur. Ta ki, uykusundan uyanıp, kendine gelinceye dek.
Dünya yaşamı da, Mescidi Aksâ’da yaşayan her Ademoğlunun uykusunda ve uyanıp (ölüp) kendine gelinceye dek gördüğü ve gerçek yaşam boyunca belleğinden silinmeyecek bir rüyadır. Kur‘an’ın uykuyu ölüme benzetmesinin ve bir ibret olarak dikkatlere sunmasının (39/42) esas esprisi de bize göre budur.
Bize göre, bazı kişilerin rüya vasıtası ile dini nakiller yapması, rüyalardan dini deliller çıkarması, rüyalardan hareketle geleceğe yönelik tahminlerde bulunması, cincilik, büyücülük, falcılık vs. yapması insanları akılcılıktan, gerçekçilikten, bilimsellikten alıkoyduğundan Hakk’a ve Hakikat’e karşı savaş açmaktır. Ne yazık ki din adamlarının gafleti yüzünden, bu tür kişilere en çok inançlı insanların itibar ettiği de acı bir hakikattır.
http://www.yeniyorumlar.org/turkce/1.sayi/cin.htm
KUR’ÂN’DA CİNN:
1-Cinn sözcüğü, melekler için kullanılmıştır:
Saffât Suresi âyet 158:
“Onlar, Allah ile cinler arasında bir soybağı (nesep) kurdular. Oysa, andolsun, cinler de onların gerçekten hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir.”
En’am Suresi, âyet 100:
“Ve Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa onları da O yaratmıştır. Bir de bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. O ise nitelendirdikleri şeylerden yücedir-uzaktır.”
Sebe Suresi, âyet 41:
“Melekler derler ki: “ sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi.”
Bu üç ayette geçen “cinler” ile kastedilen meleklerdir. Yanlış anlayıştaki “cinler” değildir. Bunun delilleri şu ayetlerdir: Nahl suresi ayet 75; Necm suresi ayet 21; Saffat suresi ayet 149, 153; Zuhruf suresi ayet 16; Tur suresi ayet 39. Bu ayetlerde o dönemin cahil kimselerinin “melekler Allah’ın kızlarıdır” diye inandıkları vurgulanır.
2-Cinn sözcüğü İblis için kullanılmıştır:
Kehf suresi ayet 50:
“Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim astımdan onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!”
“İblis” ile ilgili bağımsız bir çalışmamız vardır. Detay orada mevcuttur. Lütfen o yazımıza bakınız.
3- Kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılmıştır.
Bu kısma Kur’ân’dan üç örnek var.
a) Süleyman peygamberin cinleri :
Sebe Suresi âyet 12-14 :
“ Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgarı boyun eğdirdik; erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırırdık.
Ona dilediği şekilde kaleler/mihraplar, heykeller/manzara resimleri/güzel motifler, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.” Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır. ”
Böylece onun ölümünü gerçekleştirdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp-düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı (Süleymanın öldüğünü) bilmiş olsalardı böylesine aşağılayıcı bir azap içinde kalıp-yaşamazlardı.”
Neml suresi, âyet 39 :
“Cinlerden İfrit: “Sen makamından kalkmadan önce, ben onu sana getiririm, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim.” dedi.”
Görüldüğü gibi bu âyetlerde Süleyman Peygamberin emrinde çalışan, ona zoraki hizmet eden Cinnlerden bahsedilmektedir. Ve bunların hünerli zanaatkar kimseler olduğu açıklanmaktadır.
Şimdi Süleyman peygamberin emrine verilen bu cinlerin kimler olduğunu anlamaya çalışalım. Bunlar halk kültüründeki inanılan cinnler mi, yoksa başka bir şey mi ?
Bu konunun tahlili hem tarih bilgisi hem de Dinler Tarihi bilgisi gerektiren bir konudur. Süleyman peygamber Beniisrail peygamberlerindendir. Yani Yakup peygamberin soyundandır. Babası Davut peygamberden sonra babasının mirasçısı olmuştur. Hem peygamberdir hem de ülkesinin hükümdarıdır. Ve Süleyman peygamber. hem Müslümanların ve hem de ehli kitabın/Yahudi ve Hıristiyanların ortak bir kişisidir. Ve onunla ilgili tarihi ve dini özellikler Ehli kitap’ta da mevcuttur. Eldeki Tevrat muharref/bozulmuş olduğundan onu dini bir kaynak olarak ele almamız mümkün değil ama bir tarih kaynağı olarak ele alınmasında hiçbir sakınca yoktur. Zaten tarihin temel kaynaklarından bir tanesi yazılı Dini Metinlerdir.
Kur’ân’ın bu âyetlerini duyan Ehli Kitap da bu anlatıma itiraz etmemişlerdir. O zaman bu konuyu eldeki kitab-ı Mukaddes’ten de irdelemekte yarar vardır. Bu konu Tevrat’ın 1.Krallar ve 11. Tarihler bölümlerinde yer almaktadır. Biz oraya işarette bulunmayıp, herkesin elinin altında bir Tevrat olmadığı düşüncesinden 11. Tarihler, bölümünün 11. Bab’ını aynen aktarmayı uygun buluyoruz:
“VE Süleyman RABBiN ismine bir ev, ve kendi krallığı için bir ev yapmaya niyet etti. 2Ve Süleyman yük taşıyan yetmiş bin adam, ve dağlarda taş kesen seksen bin adam, ve onların üzerinde iş başı olan üç bin altı yüz adam saydı. 3Ve Süleyman Sur kralı Hurama gönderip dedi: “Babam Davuda yaptığın gibi, ve içinde oturmak için kendisine ev yapsın diye ona erz ağaç1arı gönderdiğin gibi, bana da öyle yap. 4İste, ben Allah’a tahsis edeyim, ve onun önünde hoş kokulu buhur yakayım diye, Allah’ım RABBİN ismine bir ev yapacağım; ve o daimi huzur ekmeği için, ve sabah akşam, Sebtlerde, ve ay başlarında ve Allahı’mız RABBiN belli bayramlarında yakılan takdimeler için olacaktır. Bunlar İsrail üzerine ebedi kanundur. 5Ve yapmak üzere olduğum ev büyüktür, çünkü Allahımız bütün ilahlardan büyüktür. 6Ve kimin kudreti var ki, ona bir ev yapsın? Çünkü gök ve göklerin göğü onu alamaz. Ve ben kimim ki, ona bir ev yapayım? Ancak onun önünde buhur yakmak için yapıyorum. 7Ve şimdi, babam Davud’un hazırlamış olduğu Yahuda’da ve Yeruşalim’de yanımda bulunan hünerli adamlarla beraber olmak üzere bana bir adam gönder, altın, ve gümüş, ve tunç, ve demir. ve erguvani, ve kırmızı, ve lacivert işlerinde hünerli olsun, ve her türlü oyma işlerini oyabilsin. 8Ve bana Libnan’dan erz ağacı, ve servi, ve sandal ağacı gönder: çünkü bilirim ki, senin kulların Libnan’dan kereste kesmeği bilirler. 9Ve iste. bana bol kereste hazırlasınlar diye kullarım senin kullarınla beraber olacaklar: çünkü yapacağım ev büyük ve şaşılacak bir şey olacaktır. 10Ve iste, senin kullarına, kereste kesenlere, yirmi bin ölçek dövülmüş buğday, ve yirmi bin ölçek arpa, ve yirmi bin bata şarap, ve yirmi bin bat zeytin yağı veririm.
11Ve Sur kralı Huram, Süleyman’a gönderdiği yazı ile cevap verdi: RAB kavmini sevdiği için seni onların üzerine kral etti. 12Ve Huram dedi: RAB için bir ev, ve kendi kra1lığı için bir ev yapacak olan basiret ve anlayış sahibi akıllı bir oğlu kral Davud’a veren, Göğü ve yeri yaratan RAB, İsrail’in Allah’ı mübarek olsun. 13Ve iste, senin hünerli adamlarınla ve baban efendim Davud’un hünerli adamları ile beraber kendisine bir yer verilsin diye, hüner ve an1ayış sahibi bir adamı, benim Huram Babayı gönderdim. 14Dan kızlarından bir kadının oğludur, ve babası Surlu bir adamdı; altın, ve gümüş, tunç, demir, taç, ve kereste, erguvani, lacivert, ve ince keten, ve kırmızı işlemede, ve her çeşit oyma işinde, ve her çeşit icatta hünerlidir. 15Ve efendimin söy1emiş olduğu buğdayı ve arpayı, zeytin yağını ve şarabi kullarına göndersin; 16ve sana lazım olduğu kadar Libnan’dan kereste keseriz; ve onu sallarla denizden Yafa’ya kadar sana getiririz ve sen onu Yerüşa1ime çıkarırsın.
17Ve Süleyman, babası Davud’un İsrail diyarında olan bütün garipleri saydığı sayıdan sonra onları saydı; ve yüz elli üç bin altı yüz kişi bulundular. 18Ve onlardan yük taşıyan yetmiş bin, ve dağlarda taş kesen seksen bin, ve kavmi işletmek için iş başi olarak üç bin altı yüz kişi koydu. ”
Tarihi kayıtlar ve Mukaddes Kitap’ta Süleyman Peygamberin hizmetinde bulunanların halk kültüründeki cinler olmayıp, Süleyman peygamberin babası Dâvut peygamberin hünerli zanaatkar adamları ve onlara ustabaşılık yapan Sur kralının gönderdiği Hurram Baba ile emrindeki hünerli kişiler zanaatkarlar olduğu görülmektedir.
Burada da görmekteyiz ki Cinn sözcüğü, ‘başka ülkelerden getirilmiş hünerli zanaatkar yabancı işçiler için’ kullanılmıştır.
b)Peygamberimizi dinleyen cinler:
Ahkaf Suresi, âyet 29-31 :
“Hani cinlerden birkaçını, Kur’ân dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: “Kulak verin;” sonra bitirilince de kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.
Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve dosdoğru olan yola yöneltip-iletmektedir.
Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun
Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka velileri de yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”
Buradaki anlatım aşağıda göreceğiniz gibi Cinn suresinde de yer almıştır.
Cinn suresi âyet 1-15
“De ki, “Bana gerçekten şu vahyolundu: “Cinnlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: ‘Doğrusu biz hayranlık veren bir Kur’ân dinledik.’
O, gerçeğe ve doğruya yöneltip-iletiyor. Bu yüzden biz ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.
Elbette bizim Rabbimizin şanı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.’”
“Doğrusu şu: Bizim beyinsizlerimiz, Allah’a karşı bir sürü saçma şeyler söylemişler.
Halbuki biz, ins ve cinin (hiçbir kimsenin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini zannediyorduk.
Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinden bazı kimselere sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.
Ve onlar, sizinde sandığınız gibi Allah’ın hiç kimseyi kesin olarak diriltmeyeceğini sanmışlardı.
Doğrusu biz göğü yokladık (falcılığı denedik); fakat onu güçlü koruyucular ve şihap/ateş alevleri, göz kamaştıran parıltılar, yakıcı ışınlarla kaplı bulduk.
Oysa gerçekte biz, dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa hemen kendisini izleyen bir şihap bulur.
Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzünde olanlara bir kötülük mü istendi, yoksa Rableri kendileri için bir hayır mı diledi.
Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da vardır ve bunun dışında olanlar da. Biz türlü türlü yolların fırkaları olmuşuz.
Biz şüphesiz, Allah’ı yeryüzünde asla aciz bırakamayacağımızı, kaçmak suretiyle de onu hiçbir şekilde aciz bırakamayacağımızı anladık.
Elbette biz, o yol gösterici- Kur’ân’ı işitince, ona iman ettik. Artık kim Rabbine iman ederse, o ne eksileceğinden korkar ve ne de haksızlığa uğrayacağından.
Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte Allah’a teslim olanlar, artık onlar gerçeği ve doğruyu bulmuş olanlardır. “
Bu iki ayet grubunda konu edilen cinnler (ki, âyette nefer (üç ile on arası) bir sayıda oldukları belirtiliyor) tüm tefsirlerde ve tarih kitaplarında, Nusaybin’den veya Yesrip,ten, kimliklerini açığa vurmadan Peygamberin yanına gizlice gelip Kur’ân dinleyip imana gelen sonra da kavimlerini uyarmak için geri dönen Yesrip/Medine’li veya Nusaybinli Yahudilerdir. Kesinlikle halk kültüründeki mevhum cinler değildir.
Ahkaf ve Cinn surelerinin iniş sebeblerine âit rivayetlerden, İbn-i Mes’ud rivayeti çok önem arzetmektedir. Bu rivayet Kütüb-ü Sitteden Müslim, Ebu Dâvud, ve Tirmizi de yer almaktadır. Bu rivayet “Cinn Gecesi Hadisi” olarak şöhret bulmuştur.
İşte rivayet:
“Alkame anlatıyor: “İbn-i Mes’ud’a dedim ki:
-“Sizden kimse, cinn gecesinde Peygamber efendimize refakat etti mi?”
“-Hayır, dedi, bizden kimse ona refakat etmedi. Ancak bir gece O’nunla beraberdik. Bir ara onu kaybettik. Kendisini vadilerde ve dağ yollarında aradık. Bulamayınca: “Yoksa uçurulmuş veya kaçırılmış olmasın?” dedik. Böylece, geçirilmesi mümkün en kötü geceyi geçirdik. Sabah olunca, bir de baktık ki Hira tarafından geliyor.
“-Ey Allah’ın Rasülü, biz seni kaybettik, çok aradık ve bulamadık. Bu sebeple geçirilmesi mümkün en fena bir gece geçirdik.” dedik.
“-Bana cinnlerin davetçisi geldi. Beraber gittik. Onlara Kur’an’ı Kerim’i okudum.” buyurdular. Sonra bizi götürerek cinlerin izlerini, ateşlerinin kalıntılarını bize gösterdi.”
Cinn gecesi rivayetinin İbn-i Mes’ud rivayetine göre de Arap olmayan yabancılar/cinnler (Nusaybinli veya Yesrip/Medineli Yahudiler) Peygamber efendimizle buluşup, ondan Kur’ân dinlemişlerdir. Demek oluyor ki her insan gibi onlar da geceleyin üşümüşler ve ateş yakıp ısınmışlardır. Sonra da ayrılmışlardır. Peygamberimiz, kendisinin arkadaşları arasından bir müddet ayrılmış olması nedeniyle üzülen arkadaşlarına, nerede olduğunu ve neler olduğunu anlatmış ve yemek hazırlığının kalıntılarını göstermiştir.
c) Cinlerin bahsettiği cinler:
Yukarıda Cinn suresinin 1-15. ayetlerinin mealini sunmuştuk. Bu ayetler, Rabbimizin peygamberimizi dinleyen cinlerin kavimlerinin yanlarına vardıkları zamanki anlattıklarının nakledişidir.Yani Mekke’ye gelip peygamberimizle gizlice görüşenler (anlatımın içeriğine göre yahudidirler) Medineye (veyahut Nusaybin’e) vardıkları zaman olanı gideni anlatmış ve bulundukları belde ve kendi halkları ile ilgili açıklamalarda bulunmuştur. Bunlar Rabbimiz tarafından gayb haberi olarak Peygamberimize bildirilmiştir. Ve anlatılanlar cinlerin (Yahudilerin) konuşmalarıdır. İşte bu konuşma esnasında, konuşan cinn kendilerini insan olarak niteleyip bir başkalarını “cinn” diye nitelemektedir.
Cinn suresi ayet 6:
“Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinden bazı kimselere sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.”
Buradaki cinlerin ağzıyla anlatım yapılmış ve yukarıdaki ifade konuşan cine aittir. Cinn demek istemiştir ki “insten (bizim tanıyıp bildiklerimizden) bazı kimseler cinnden (tanımadığımız yabancılardan) bazı kimselere sığınırlardı”.
Medine (o zamanki adı Yesrib) veyahut Nusaybinli yahudinin konu ettiği cinnler, Mekke’den Yesrib veyahut Nusaybin’e Rasülüllah aleyhinde propaganda için gitmiş ve orada Peygamberimiz aleyhinde sinsice çaba harcayan Mekkeli ajan kimselerdir.
İns ve cinn :
Cinn konusu kapsamı içerisinde hassas ve Kur’an’ı doğru anlamak için çok önemli bulduğumuz bir noktayı açıklamak zorundayız. Bu mesele “İns” ve “cinn” sözcüklerinin bir arada “ins ve cinn (ins-cinn)” takım(kalıp) halinde kullanılışıdır. Bu kullanılış genellikle “İnsanlar ve Cinler” olarak mânâlandırılmaktadır. Halbuki bu kalıp ifadelerde sözcüklerin anlamı farklılaşmakta, başkalaşmakta ve zenginleşmektedir.
İki zıt anlamlı sözcüğün bir arada takım halinde söylenişi ile yeni bir anlam kazanılması dünyanın tüm dillerinde mevcuttur. Konumuzu iyi anlamamız için önce bunları örnekleyelim.
Türkçe’de:
Sağ, sol sözcükleriyle oluşturulan “sağda-solda” kalıbı “her yerde” anlamını ifade eder.
İleri, geri sözcükleriyle “ileri-geri” ???????????????????????????????
Sabah, akşam sözcükleriyle “sabah-akşam” ?????????????????????
İngilizce’de:
Fıransızca’da:
İtalyanca’da:
Ve Arapça’da:
Yukarıdaki gördüğümüz türden Arapça’da da bir takım sözcükler bulunmakta dolayısıyla da bunlar Kur’an’da yer almaktadır. Örnekler:
Mağrib (batı) ve meşrik (doğu) sözcükleri.
Bunlar birlikte “batı-doğu” halinde söylendiklerinde anlamı sadece iki yönü ifade etmeyip tüm yönleri içine alır.
Müzzemmil suresi 9. ayette “ Rabbulmeşrigı velmağribi/doğunun, batının rabbi” ifadesi sadece doğu ile batıyı anlatmayıp tüm yönleri ve mekanları ifade eder. Yani “Allah her yerin rabbidir” demektir. Bu sözcükler ile ilgili Nur suresi ayet 35, Bakara suresi ayet 115, 142, 177; Şuara suresi ayet 28; Rahman suresi ayet 17’ye de bakabilirsiniz.
Dünya ve ahiret sözcükleri.
Bu sözcükler de beraber söylendikleri zaman “her yerde ve her zaman” anlamlarını ifade ederler. Bu sözcükler ile ilgili Bakara suresi ayet 217, 220; Al-i Imran suresi ayet 22, 45,56; Nisa suresi ayet 134; Tevbe suresi ayet 69, 74; Yunus suresi ayet 64; Yusuf suresi ayet 101; Hacc suresi ayet 14, Nur suresi ayet 14, 19, 23 ve Ahzab suresi ayet 57’ye de bakabilirsiniz.
Yaş, kuru sözcükleri.
Bu sözcükler de beraberce kullanıldıkları zaman “ her ne varsa, her şey” anlamını içerir. Örneğin En’am suresi 59. ayetteki “…. Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” ifadesi sadece yaşı ve kuruyu ifade etmeyip “her ne varsa canlı-cansız hepsini” anlamını ifade etmektedir.
Sabah, akşam sözcükleri.
Kur’an’da farklı ifadeler ile sıkça yer alan bu sözcükler de sözcük anlamını ifade etmeyip “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu sözcükler ile ilgili de A’raf suresi ayet 205; ra’d suresi ayet 15; Nur suresi ayet 36, Mü’min suresi ayet 46; En’am suresi ayet 52; Kehf suresi ayet 28; Meryem suresi ayet 11, 62; Fetih suresi ayet 9; Furkan suresi ayet 5; Ahzab suresi ayet 42; İnsan suresi ayet 25; Mü’min suresi ayet 55, Al-i Imran suresi ayet 41’e bakabilirsiniz.
Cinn-ins sözcükleri.
Bu sözcüklerin her birinin anlamını yukarıda açıklamıştık. Birlikte oluşturdukları anlam ise “gördüğünüz, görmediğiniz; bildiğiniz, bilmediğiniz; tanıdığınız, tanımadığınız: HERKES” anlamıdır. Aşağıda örnekleri göreceksiniz.
Zariyat Suresi, âyet 56 :
“Ben, cinn ve insi (herkesi) yalnızca, bana ibadet/kulluk etsinler diye yarattım.”
İsra suresi ayet 88:
“De ki: İns ve cinn (herkes) bu kuranın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar, yine de, onun benzerini, ortaya koyamazlar.”
Cinn suresi ayet 5:
“Oysa biz, insanların ve cinlerin (herkesin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.”
Rahman suresi ayet 33:
“Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp-geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak Sultan/üstün bir güç olmadan aşamazsınız.”
Rahman suresi ayet 56:
“Orada daha önce ins ve cinn (hiç kimse) dokunmamış (elle ve gözle değinilmemiş), bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır.”
Bu konuyla ilgili de En’am 112, 130; A’raf Suresi, âyet 38, 179; Fussilet Suresi, âyet 25, 29 : Ahkaf Suresi âyet 18 : Neml Suresi âyet 17; Rahman suresi ayet 39, 74; Nas Suresi âyet 6, Hud Suresi, âyet 119 ve secde suresi âyet 13’e de bakabilirsiniz.
Hakkı Yılmaz
http://www.istekuran.com
hakkiyilmaz@istekuran.com
ALLAH TOPRAKTAN İNSAN BEDENİ YARATMIŞ VE CAN=CİN VERMİŞTİR
“Cinn” sözcüğü “cenn” kökünden türemiş bir sözcük olup sözcüğünün asıl anlamı, “bir şeyi duyulardan saklamak”tır.
''ins'' görülen bilinen maddeden oluşan beş duyuyla algılanan ne varsa demektir.
Cin terimi,melek ve iblis içinde kullanılmıştır ama kullanıldığı çoğu yerde can yani insan anlamındadır.
Diyanet Açıklamalı SSAD 71-72 Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım.Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!
Kuranda bir çok yerde cın ve canı aynı kelımeler olup can ınsana işaret eden sıfatlarından bırı olarak kullanılmıştır.Mesela aşagıda cin ile can eşlanlamlı meallenmış.Yani cın suresınde Muhammedın Kuran okuduğu kişiler insandır.Her ümmete kendınden resul gelıyorsa,cınlerede ancak cın resul gelır.Ayrıca cınlerın kalplerı gözleri,kulakları olması,insan olduklarına delıldır.
Ali Bulaç
15- Cann'ı (cinni) da 'yalın-dumansız bir ateşten' yarattı.
Diyanet Vakfı
15. Cinleri öz ateşten yarattı.
Edip Yüksel
15. Cinleri de dumansız ateşten yarattı.
Elmalılı Hamdi Yazır
15-cinleri de maric (halis ateş)den.yarattı;
Süleyman Ateş
15. Cin'i de halis ateşten yarattı.
Yaşar Nuri Öztürk
15 Cini de ateşin dumansızından yarattı.
Aşagıda ise cin ve insan derken ve baglacı aynı şeklıde demek yani insan bedeni toprak kısım ve can yani enerji kısmı ruh bir butundür ve biz ınsan denen varlıkları ifade eder.Evrendeki her varlık en basta Allahın yönetım guçleri yanı tabıat yasaları melekler ıtaat ederken sönmuş atesten yani enerjiden yaratılan canın içindeki kötu ırade yani iblis itaat etmez,toprak kısım olan ınsan bedenının gercekten uzaklaşıp hataya duşmesıne yolaçar,şeytan batıl olandır,karanlık ve umutsuzluktur.
1-6) De ki: İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah'ı andığında) pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden insanların Rabbine, insanların Melikine (mutlak sahip ve hakimine) insanların İlâhına sığınırım!
[Updated on: Tue, 24 April 2007 03:54]
|
|
| | Topic: Kişiye özel ayetler |
|---|
Kişiye özel ayetler [message #45387] |
Thu, 05 April 2007 06:07 |
|
Kuran'da çok enteresan bir yapı var.
Bazı ayetler peygambere özel,
MÂİDE SÛRESİ
(67) ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kafirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir.
Bundan başka peygamberin bundan sonra bir daha evlenemeyeceğinin, kimlerin kendisine helal olduğunun, gecenin belli vaktinde ibadet etmesi gerektiğinin bildirilmesi....
Bazı ayetler, kitap ehline özel,
NİSÂ SÛRESİ
(171) ey Kitab ehli! Dininizde sınırları aşmayın ve Allah hakkında ancak hakkı söyleyin.
ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ
(71) ey Kitap ehli! Niçin hakkı batılla karıştırıyor ve bile bile gerçeği
Bazı ayetler iman sahiplerine özel,
BAKARA SÛRESİ
(153) ey iman edenler! Sabrederek ve namaz kılarak Allah'tan yardım dileyin. Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.
ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ
(102) ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak müslümanlar olarak ölün.
ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ
(130) ey iman edenler! Kat kat arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.2
Bazı ayetler israiloğlullarına özel,
BAKARA SÛRESİ
(40) ey İsrailoğulları !6 Size verdiğim nimeti hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun.
BAKARA SÛRESİ
(122) ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle âleme üstün tuttuğumu hatırlayın.
Bazı ayetler sadece peygamber hanımlarına özel
AHZÂB SÛRESİ
(28) Ey Peygamber! hanımlarına de ki, "Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size mut'a vereyim ve sizi güzelce bırakayım."
AHZÂB SÛRESİ
(30) Ey Peygamber'in hanımları! İçinizden kim apaçık bir çirkinlik yaparsa onun cezası iki kat verilir. Bu Allah'a göre kolaydır.
AHZÂB SÛRESİ
(55) Peygamberin hanımlarına, babalarından, oğullarından, erkek kardeşlerinden, erkek kardeşlerinin oğullarından, kız kardeşlerinin oğullarından, mümin kadınlardan ve sahip oldukları cariyelerden ötürü bir günah yoktur. Ey Peygamber hanımları! Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla şahittir.
Peygamberin evine vakitli vakitsiz girilmemesi ve peygamberi dinlerken aradan kaçıp gidilmemesi gerektiğini bildiren ayetler sadece o zamanın insanlarına özel,
Bir çok ayet de insanların geneline özel.
Fakat Kuran'ın algılanışı, tamamının tüm insanları ilgilendirdiği şeklindedir. Yukarda görüleceği üzere peygamber hanımlarını ilgilendiren ayetler kesinlikle bizi ilgilendirmemektedir.
Bu konuda daha önce bir çalışma yapılmış mı bilmiyorum ama hitap ettiği cemaatlere göre bir Kuran sınıflandırması yapılması lazım. Kuran'ı okuyan bir kişi bir ayetin kesinlikle kimi ilgilendirdiğini bilmesi konuyu anlaması açısından yardımcı olacaktır.
Elbet bazı ayetler birden fazla cemaati ilgilendiriyor olabilir. Bunun da sınıflandırılması anlaşılırlığı kuvvetlendirecektir.
Bir forum sayfasında bir atesit sormuş: Neden sadece peygamberi ilgilendiren ayetler var? Bir ayette Muhammed'e 9'a kadar alabilirsin diyor diğerlerine 4'e kadar alabilirsin diyor. Peygamberin evine girip çıkıp durmayın diyor? Böyle evrensel mesaj mı olur?
Konuya bu açıdan bakarsak biraz öyle.
Fakat ayetlerin hitap ettiği kesimleri belirler, adını koyarsak ve altını çizerek "BU AYET SADECE BU KİŞİLERİ İLGİLENDİRİYOR" dersek, bu tür eleştiriler cevap bulmuş olur.
Edip Hocam'a duyurulur.
Selamlar...
|
|
| | Topic: Kuran üzerine notlar (Eyüp Üzümcü) |
|---|
| | Topic: Ahzab 33: Müsrik zihniyet kadini eve tikmaya kalkinca |
|---|
| Ahzab 33: Müsrik zihniyet kadini eve tikmaya kalkinca [message #45178] |
Sun, 18 March 2007 05:41 |
 |
Hidir Messages: 939 Registered: October 2005 |
Dependent |
|
|
33 Ahzab/33
وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا
Ve karne fi büyutikünne ve la teberracne teberrucel cahiliyyetil ula ve ekimmes salete ve atinez zekate ve eti'nellahe ve rasuleh innema yüridüllahü li yüzhibe ankümür ricse ehlel beyti ve yütahhiraküm tathira
"Evinize karşı saygılı olun, eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor."
Müsrik zihniyet ise ayeti söyle ceviriyor...
"Evlerinizde oturun (evlerinizi karargah edinin), eski cahiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve Resûlüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor."
Ayette "Ve karne" diye ayrilan "V" harfi ve ayri bir "karne" diye bir ifade yoktur. Ayette olsa olsa وَقَرْنَ (vakara) diye bir kelime vardir. Klasik müfessirlerin ayete yamamaya kalktiklari ise قرر(karara) fiilidir ve arasinda bariz fark vardir !
"vakara" hürmet etmek, saygi duymak, agir olmak manalarina gelirken "karara" kararlastirmak , yerlestirmek manalarini gelir. Klasikciler nasilda saptirip bariz "vakara" fiilini tutup "karara" yapiyorlar anlamis degilim.
Zira ikinci kelime (karara) böylece kadini kesin bir dille iceriye tikmaktadir ve peygamber kadinlarinin zaruri ihtiyac haric disari cikmalarina yasak getirmektedir.
Birinci ve dogru kelime (vakara) ise kadinlara evlerine ve böylece hareketlerine dikkat etmeleri gerektigi konusunda bir uyaridir. Yani peygamber kadinlarinin kendi iffetlerine ve eve dikkat etmeleri gerektigine dair bir ayet. 4:34 ayeti bu konuda kadina ayriyeten bir uyaridir.
Zaten bu "eve hürmet" olayini bir sonraki ayet de destekliyor:
"Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberi olandır." (33:35)
Kadini eve tikip oradan ömrü boyunca cikarmak istemeyen hasta zihin böylece kesin olarak zail olmustur insallah..
[Updated on: Sun, 18 March 2007 06:00]
|
|
| | Topic: Amaç dışı kullanım |
|---|
| Amaç dışı kullanım [message #44378] |
Thu, 01 February 2007 15:37 |
 |
composer Messages: 1162 Registered: January 2004 |
|
|
|
Bu kısım akademik çalışmalar (ya da ciddî çıkartımlar) için düşünülmüştü.
Bir konunun Kur'anla ilgili olması buraya asılacağı anlamına gelmez.
Kendi fikriniz ve çalışmanız olan ve Kur'an / Kur'an ayetleri temelli bir konuyu (sağdan soldan toplamalar değil) , geçen ayetlerin en azından numaralarını vererek, buraya asabilirsiniz.
Herhangi biddia, bana göre böyle ya da siz ne düşünüyorsunuz türü tüm diğer konuların yeri genel tartışmalar'dır.
"Bu konuyu nereye asacağım" diye ikilem yaşadığınız anda doğru yerin "Genel Tartışmalar" olduğunu anlayabilirsiniz.
Burada mümkün olduğu kadar "tartşma" yapmayınız. Astığınız şeylerin ya üzerinde hayli düşünülmüş ve özgün bir çıkartıma varılmış olmasına veya bir sölükçe gibi, belli bir kelime, cümle kavram sayısını listelemesine (el ve göz emeği) dikkat ediniz.
Ve ayrıca bu kısımdaki konulara cevap verirken, konunun kendisine (fikre), yapıcı ekleştiri ya da varsa fiziksel yanlışı (sayım hatası, ayet/sure numarası yanlışı ya da başka bir şey) bir kez cevap vermeniz yeterlidir. Burası "Ne biçim araştırmışsın, senin kafan şöyle böyle" şeklindeki yorumların yeri değildir.
Bunlara uyulmazsa, tüm yazılar Genel Tartışmalar'a asılır, Oradan uygun bulunanlar buraya sonradan taşınır.
Zira buradaki konular çalışma'dan ziyade kes/yapıştır'a ve kişisel tartışmalar'a dönüşüyor. Ve ayrı bir bölüm olmasının anlamı kalmıyor.
--
Sevgiyle
|
|
| | Topic: KUR'AN'DA "DIN" KELIMESI |
|---|
| KUR'AN'DA "DIN" KELIMESI [message #43697] |
Fri, 05 January 2007 08:32 |
|
Din kelimesi, "D-Y-N" fiil kökünden gelir. Bu fiil, çesitli kullanim biçimlerine göre, "bas egmek, itaat etmek, adet edinmek, bas egdirmek, zorlamak, hesaba çekmek, hesaplasmak, idare etmek, yönetmek, ceza veya mükafat vermek" anlamlarini karsilar.
Ilhan Kaya
Din, dogru veya yanlis, yasanilan hayalin üzerine kurulu bulundugu temel esaslari ve buna bagli olarak konulan kurallari, tutulan yolu anlatan bir kelime olarak insanligin gündeminde hep buluna gelmistir. Bu nedenle, kelimeyi Kur'an bütünlügü baglaminda ele almadan önce, sözlük anlamlari ile günlük dilde kullanimlarindan bazi örnekler vermek, yerinde olacaktir.
Din kelimesi, "D-Y-N" fiil kökünden gelir. Bu fiil, çesitli kullanim biçimlerine göre, "bas egmek, itaat etmek, adet edinmek, bas egdirmek, zorlamak, hesaba çekmek, hesaplasmak, idare etmek, yönetmek, ceza veya mükafat vermek" anlamlarini karsilar.
"Danen-nase", insanlari itaate zorladi; "dintühum", onlari idare ettim, yönettim anlamlarina gelir. Günlük Arap dilinde, "ma zale zalike dini vedideni". benim durumum, hayat standardim, yasayis biçimim, halim keyfim hep böyledir anlaminda söylenir. Yine, çok kullanilan bir terkip olan "kema tüdinü tüdanü", 'sen nasil davranirsan sana da öyle davranilir'. demektir.
Yukaridaki bilgileri daha derli toplu olarak ele alip bir düzen, bir sistem anlamlari etrafinda düsündügümüzde, din kelimesinin anlam ve içeriginin açik ve net bir biçimde belirmeye basladigini görüyoruz. Gerçekten de, din, kavradigi konularin (emelinde dünya hayati hakkinda -dogru ya da yanlis- bir temel görüs ile bu görüs etrafinda sekillenen bir düzeni anlatmaktadir. Bu anlamda, her dinin bir toplumsal düzeni, ekonomi ve her türlü alt birime iliskin kaideleri, bireye yönelik yasalari sözkonusudur. Ve her din, din koyucu ve koruyucusuna baglilik düzeyinde bir varlik ve etkiye sahiptir. Bu din koyucu ve koruyucu, -adi konmus ya da konmamis olsun- o dinin Rabbi (ya da Rableri)dir. Rab konumunda somut varliklar bulunabilecegi gibi, bir takim prensipler ve bu prensiplerin kaynaklari da bulunabilir.
Her din, baglisina, içinde bulundugu ortamdaki yerlerden bir yer gösterir ve kainattaki yerini belirler. Kainata bir konum kazandirir ve o bireye bu konum içerisindeki yerinin ne oldugunu bildirir. Ve sonra da, bireyin gerek kendisi ile gerekse diger insanlarla, gerekse de madde ile iliskilerine yönelik kurallar, ilkeler vazeder. Yani, ilahi olsun beseri olsun; Rablik konumunda ister bir olan Allah, isterse baskalari bulunsun, her dinin bir akidesi ve bu akide çerçevesinde ortaya çikan bir düzeni bulunmaktadir, insanoglu, sözünü ettigimiz anlamda "din"siz, din de akide ve düzensiz olamaz. Hatta birey anlaminda ateist, toplum anlaminda materyalist ya da laik olsa bile. Simdi de, kelimenin Kur'an bütünlügündeki kullanimina geçebiliriz:
Din kelimesi, bazi türevleriyle birlikte 42 surede 94 ayri yerde kullanilmistir. Bu kullanimlari inceledikten sonra ulasilabilecek bazi sonuçlari su sekilde siralayabiliriz:
a) Din kelimesi bu ayetlerin önemli bir kisminda, genel anlamda bir dinin karsiligi olarak kullanilmaktadir. Bunu en açik olarak, Kafirun suresinde görebiliyoruz.
* "(De: Ey Kafirler) Sizin dininiz size, benim dinim bana" (109/6)
Konuya iliskin olarak, ayrica, su ayetler de verilebilir:
* "Ey Kitap ehli! Dininizde taskinlik etmeyin ve Allah hakkinda gerçek olmayan seyleri söylemeyin"... (4/171)
* "Ey Kitap ehli! Dininizde haksiz yere asiriliga dalmayin...(5/77).
* "Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'in ve Resulü'nün haram kabul ettigi haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçük düserek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savasin" (9/29).
b) Din kelimesi, her türlü ideoloji, dünya görüsü ve yasam tarzini kapsayici bir anlamda kullanilmaktadir. Bu sonuca iliskin olarak, yukarida geçen 109/6 ayetinin yanisira su ayetler verilebilir:
* "Allah'in dininden baskasini mi ariyorlar? Oysa, göklerde ve yerde olanlarin hepsi, ister istemez, O'na teslim olmustur ve O'na döndürülüp götürüleceklerdir." (3/83)
* Firavun dedi; "Birakin Musa'yi, öldüreyim de, Rabbini çagirsin. Çünkü ben onun, dininizi degistireceginden yahut yeryüzünde fesat çikaracagindan korkuyorum" (40/26).
* "O, Resulünü hidayet ve hak dinle gönderdi ki, onu bütün dinlerin üstüne çikarsin" (48/28).
* "Dinlerini parça parça edip grup grup olanlar; her grup elindekiyle sevinip gider..." (30/32).
* "Yoksa onlarin kendilerine, Allah'in izin vermedigi dini seçip koyan ortaklari mi var?... (42/21).
c) Din kelimesi, ayetlerin bir kisminda da, "ed din" seklinde "dosdogru din, hak din, Allah'in dini" anlamlarinin karsiligi olarak özel anlamda kullanilmistir. Yalanlanan da zaten bu anlamda bir dindir.
* ..."Dini dogru tutun ve onda ayriliga düsmeyin"... (42/13).
* "Yoo; Hayir siz dini yalanliyorsunuz" (82/9).
* Allah'tan geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmezden evvel yüzünü dosdogru dine dogrult..." (30/43).
* "Allah sizi, din hakkinda sizinle savasmayan ve sizi yurtlarinizdan çikarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan menetmez. Çünkü Allah, adaleti koruyanlari sever" (60/8).
d) Bu özel anlamdaki ve Allah'in kullari için seçtigi din, yalniz ve yalniz Islam'dir.
* "Allah katinda din Islam'dir..." (3/19)
* ..."Bu gün inkarcilar, sizin dininizi (yok etmekten) umudu kesmis bulunmaktalar. Onlardan korkmayin, benden korkun. Bu gün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladim ve size din olarak Islam'i seçtim..." (5/3).
e) Islam'dan baska bir din, baglisina hiçbir sekilde fayda saglamayacaktir:
* "Kim Islam'dan baska bir din ararsa, bilsin ki. ondan kabul edilmeyecek ve o, ahirette de kaybedenlerden olacaktir" (3/85).
f) Pek çok ayette, hak dinin Islam oldugu, Islam'in ise Allah'a has (yani katisiksiz olarak ona ait) din oldugu, belirtilmekte ve sonuç olarak, insanlardan, dinlerini yalnizca Allah'a halis kilmalari istenmektedir:
* "De ki: "Ben dinimi yalniz ve yalniz Allah'a halis kilarak ona kulluk ediyorum" (39/14).
* "Oysa kendilerine, dini yalniz Allah'a halis kilarak, Allah'i birleyenler olarak ona kulluk etmeleri,... emredilmistir. Iste dosdogru din, budur" (98/5).
Dinin Allah'a halis kilinmasi ise ona ortak kosulmamasi, vahiyle ilettigi dinin degistirilmemesi ve yalnizca onun için inanip yasamak anlamindadir. Kafirler, müsrikler heva ve heveslerini rabler edinenler hoslanmasalar da. bu böyledir:
* "Kafirlerin hosuna gitmese de siz, dini yalniz Allah'a halis kilarak ona çagirin" (40/14).
g) Allah'in Müslümanlardan istegi kendi dini yolunda çabalamaktir.
* "Onlarla savasin ki, fitne ortadan kalksin; din yalniz Allah'in dini olsun" (2/193).
* "Fitne kalmayinca ve din tamamen Allah'in oluncaya kadar onlarla savasin" (8/29).
* "Kafirlerin hosuna gitmese de, siz, dini yalniz Allah'a halis kilarak ona çagirin" (40/14).
h) Su ana kadar sözünü ettiklerimizin disinda, din günü "yevm-üddin seklinde bazi kullanimlar da vardir. Bunlarla, dinin "bir"lenecegi, insanlar ve bütün varliklarin bir olan Allah'in egemenligine boyun egecegi ve dünya hayatindan dolayi hesaba çekilecegi gün isimlendirilmektedir. Örnegin, "Sizi su yakici atese ne sürükledi (74/42)" diye soruldugunda Mücrimler (suçlular) söyle cevap vereceklerdir.
* "O... din gününü yalanlardik / sonunda bu halde iken ölüm gelip bize çatti. (74/46)
Kelimeyi Kur'an bütünlügü baglaminda bu sekilde ele aldiktan sonra ulastigimiz sonuçlari siralamamiz gerekirse:
1. Din, üç ayri sacayagi üzerine kurulu bulunmaktadir. Bunlardan ilki, egemenlik, kudret, uluhiyyet ve otorite kaynak ya da kaynaklarinin varligidir. Ikincisinde ise; egemenlik, kudret, uluhiyyet, ve otorite kaynagina yönelik bir itaat, baglilik, kayitsiz sartsiz boyun egis bulunmaktadir. Üçüncüsü ise, ilk ikisi (kaynaklarla itaati kabullenen) arasindaki iliskinin, karsilikli amel ve fiillerle ortaya konmasidir. Bu üçü, her din için, mutlak ve mutlak surette geçerlidir. Bir egemenlik ve uluhiyyet kaynagi kabul edip bunun kendilerine bir itaat boyun egme yüklemedigi iddia edilemez. Bunun gibi, bir egemenlik ve uluhiyyet kaynagini kabullenip kendisi için de itaat edici, boyun egici konumu seçtikten sonra, bu iliskinin (amel ve fiillerle ortaya konmasi gerekliligine karsi çikmak da mümkün olamaz. Çünkü din, bu üçüyle birlikte dindir.
Örnegin, Allah'in kullarina din olarak seçtigi (5/3) Islam, bu üçlü sistemin ilk tarafini yani, "egemenlik ve uluhiyyeti, akide ve düzene iliskin her seyi" istisnasiz olarak, bir olan Allah'a birakmaktir. Ancak bir kimsenin kendine din olarak Islam'i seçmesi, bu ilk tarafi istisnasiz Allah'a birakmasinin yanisira kendisine de O'na itaat konumunu kabullenmesi, amel ve fiillerle bunu göstermesi anlamindadir. Bunlardan birinin eksik bulunmasi Islam'in "din" olarak seçilmedigini gösterir.
2) Islam dininin; "akide ve düzene iliskin her seyi Allah'a birakmak, muhatap konumundaki insanlara bir itaat yüklemek ve bunlarin bireysel ve toplumsal göstergelerle ortaya koymak oldugunu" vurguladik. Bunun karsisinda ise "sirk dini" bulunmaktadir. Yani, bu üçlü sistemi olusturan sacayaklarindan herhangi birinde Allah'i istisna etmek, dislamak, ortaklar tutmak sonucu ortaya çikan din.
Egemenlik ve uluhiyyet kaynagi olarak Allah'i birlememek nasil Sirk dini saflarina geçmek için yeterliyse, Allah karsisinda itaat, boyun egme konumu seçmemek de, bunu amel ve fiillerle göstermemek de yeterlidir. Tamamini inkarla, bir kismini kabullenmeme sonuç olarak aynidir (42/21).
3. Iki din var; birisi vahy dini olan Islam'a, digeri de sapma inkar ve ortaklar tutma sonucu olusan Sirk dini. Mümin ve Kafirde, bu iki ayni din (vahy ve sirk)den birini seçmesiyle ortaya çikacak iki ayni insan tipi. Ve iste, vahyin baglisina hitabi:
* "De ki: Rabbim beni dogru yola iletti; dosdogru dine" (6/161).
yatinin aldattigi kimseleri" (5/70).
Kalem Dergisi, Eylül 1988, sayi: 9, s. 5-6
|
|
| | Topic: KUR'AN'DA BELA KAVRAMI |
|---|
| KUR'AN'DA BELA KAVRAMI [message #43691] |
Fri, 05 January 2007 05:55 |
|
Bela kavramı üzerine önemli bir çalışma
Bela'nın kökü "be-li-ye" dir. Lügatte türevleriyle beraber, "denemek, yapmak, bitkin hale getirmek, yormak, eskimek, imtihan, keder, eskilik, ibtila, musibet" manalarına gelir. Kuran'da daha çok sınamak, denemek manalarında kullanılmıştır. Başa gelen belalar, insanı çeşitli biçimlerde eskitip yıprattığından dolayı başa gelen olaylara kelime anlamı gereği "bela" denmiştir. Bu anlamıyla dinin kuralları, emirleri, yasakları birer bela'dır.
Ragıp el-isfahani bunu şöyle açıklar:
1. Bu emirlerin bazıları bedene zorluk verir.
2. İnsanların içindeki hayırlıları şerlilerden, temizleri kirlilerden, müminleri münafıklardan ayırmak için bir deneme, sınama aracı olduklarından.
3. İnsanlar şükretsinler diye, şükredip etmeyecekler mi diye sevinç ve nimetlerle, sabretsinler diye de zorluklarla denenirler. Bütün bunlar birer beladır.
Hz. Ali'nin bu anlamdaki sözü çok manidardır: "Kimin dünyası genişler de bunun bir hile olduğunu bilmezse o kişi akıldan yoksundur." İnsanın bu dünyaya başıboş gönderilmediği, öylesine yaratılmadığı aşikardır:
"İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır!" Kıyame; 75/36 Bilakis çok açık bir şekilde sayısız ayet-i celile'de gönderiliş maksadını ifade etmektedir:
"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." Zariyat, 56.
"Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her şeyi dünyanın kendine mahsus bir zinet yaptık. (Bununla beraber) biz mutlaka oradaki her şeyi kupkuru bir toprak yapacağız. Kehf, 7-8
"O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır." Mülk,2
"O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arş'ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki, "Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz" desen, kâfir olanlar derhal "Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir" derler." Hud,7
"Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık."İnsan, 2
Allah bütün insanları bir ve aynı yaratmamış, türlü türlü hallere, şartlara sokmuştur. Bütün bunlar birer imtihan vesilesidir. Kimisine sağlam vücut vermiş, kimisine mal vermiş, güzellik vermiş, kimisini fakir kılmış, hastalıklı yaratmış, kimisine çok çocuk vermiş, kimisine hiç vermemiş, kimisinin varlığını verdikten sonra almış, kimisine aldıktan sonra vermiştir... kimileri daha zeki iken, kimilerinde bu kıt olmuştur. Kimisi malını ne yapacağını bilemeyecek kadar zengin iken kimisinin açlıktan nefesi kokuyordur. Ne olursa olsun bütün mesele bunların arkasındaki rahmani hikmeti ve beklentiyi fark etmek ve ona göre hareket etmektir:
"Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet edendir." Enam 165
"And olsun ki sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile deneriz. Sabredenleri müjdele ! O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz, derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da onlardır." Bakara 155-156-157
"Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir." Al-i İmran 186
"Biz, insanı zorluklar içinde yarattık. İnsan, hiç kimsenin kendisine güç yetiremeyeceğini mi sanıyor? Beled, 4-5
Allah, bilhassa müslümanların imanlarında ne kadar sebat edeceklerini görmek, kendisine teslimiyetlerini derecesini ölçmek için onları türlü türlü sıkıntılara düçar edeceğini tekrar tekrar hatırlatmaktadır:
" İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır." Ankebut, 2-3
"Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz." Muhammed 31
"Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah'ın yardımı yakındır." Bakara 214
"Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, ora halkını, (peygambere baş kaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı" dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık." Araf, 94-95
Son ayet-i kerimeden de anlaşıldığı üzere sadece yokluk, eziyet değil, bilakis bolluk ve rahatlık da imtihan vesilesidir. Başa gelen her durumun Allah'tan geldiğine teslim olmakla beraber, yaptıklarımız yüzünden olduğunu da unutmamalıyız:
"İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler." Rum 41
"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder." Şura, 30
Allah Teala o kadar merhamet sahibi ki, başımıza gelecek olanlara karşı sünnetini her şeyiyle açıklamakta, nasıl anlamamız gerektiğini, bakışımızın nasıl olursa hakkımızda hayırlı olacağını beyan etmektedir:
"Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah'ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir. Rabb'inizden bir mağfirete; Allah'a ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin genişliği kadar olan cennete koşuşun. İşte bu, Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir. Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır. Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez." Hadid, 20-23
Bütün bu ve benzer ayetler boyunca vurgu ahiret gününedir. O gün her şeyin ayan beyan ortada olacağı, gerçek karşılığın orada hak eden herkese verileceği belirtilmektedir. Başa gelen, karşılaşılan her duruma karşı sabır tavsiye edilmekte ve mutlak kazananların ancak sabredenler olduğu vurgulanmaktadır:
"İşte onlara, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamı verilecek, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır." Furkan, 75
"Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?" Enam, 32
"Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!" Ankebut, 64
"Doğrusu dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve sakınırsanız Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden mallarınızı istemez." Muhammed, 36
"İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!" Bakara, 177
İnsanoğlu çok nankördür, ve bu nankörlüğü nedeniyle de imtihanı çokça kaybetmektedir. Başına gelen hayrın kendisinden, hakettiğinden dolayı olduğunu düşünür, şerrin, belanın ise Allah'tan geldiğini düşünür. Veyahut, başına bela gelince Allah'a sığınır, hali düzelince ondan imtina eder:
"İnsana nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirip yan çizer; ona bir de zarar ziyan dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer." İsra, 83
"Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O'na yalvarırsınız. Sonra da sizden o zararı giderdiğinde, içinizden bir zümre, hemen Rablerine ortak koşarlar! Kendilerine verdiklerimize karşılık nankörlük etmeleri için (öyle yaparlar). O halde bir süre daha faydalanın; fakat yakında hakikati bileceksiniz! Nahl, 53-55
"Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır. Biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür!" Sura, 48
Başa gelen bir belayı Allah'tan başka savacak kimse yoktur, Allah'ın yazmadığı, takdir etmediği bir iyiliği de kimse kimseye yapamaz. Her şeyin üzerine tek hakim ancak Allah Teala'dır. Hal böyle olunca, tek dileme, tek dua mercii Allah olacaktır:
"Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da geri alacak yoktur). Şüphesiz O her şeye kadirdir." Enam, 17
"Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. Davut da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir." Bakara, 251
" Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O'nun keremini geri çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Ve O bağışlayandır, esirgeyendir." Yunus, 107
"Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah'a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya götürür. Allah her şeyi bilendir." Tegabun, 11
İnsanoğlunun cahilliğine de dikkat çeken Allah Teala, onun, bu cahilliğinden dolayı bazan istediklerinin hayır mı şer mi olduğunu bilmeden istediğini, aceleciliğinden dolayı da bu isteğinde düşüncesizce davrandığını, ısrar ettiğini ve verilmediği içinde isyan ettiğini söyler:
"Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz." Bakara, 216
"O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı halde siz, durmadan (savaş alanından) uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. (Allah) size keder üstüne keder verdi ki, bundan dolayı gerek elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır." Al-i imran, 153
"Eğer Allah insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi şerri de acele verseydi, elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu. Fakat bize kavuşmayı beklemeyenleri biz, azgınlıkları içinde bocalar bir halde (kendi başlarına) bırakırız." Yunus,11
"İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir! " İsra, 11
Allah Teala bütün bunların üstüne şunu tavsiye ediyor:
"Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, kusurlarını örterseniz, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır: Büyük mükâfat ise Allah'ın yanındadır. O halde gücünüz yettiğince Allah'a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir." Tegabun, 14-16
"Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz!" Enam 158
"Bedevîlerden geri kalmış olanlar, sana diyecekler ki: "Mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu. Allah'tan bizim bağışlanmamızı dile." Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: Allah size bir zarar gelmesini dilerse veya bir fayda elde etmenizi isterse O'na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Kaldı ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır." Fetih, 11
Hal böyle oldukta, "Allah bizi bela ve musibetlerden muhafaza buyursun" şeklinde yapıla gelen duayı, "Allah bizi bela ve musibetlerin hayırsız sonuçlarından muhafaza buyursun" şeklinde yapmaya ne dersiniz?
MÜCAHİD PİŞKİN yazısı
|
|
| | Topic: BİR BÜYÜK ŞİRK LEVLAKE HADİSİ |
|---|
| BİR BÜYÜK ŞİRK LEVLAKE HADİSİ [message #43212] |
Fri, 22 December 2006 16:55 |
 |
safbilgi Messages: 356 Registered: November 2006 Location: İST |
Thinker |
|
|
Selam Dostlar
Kuranın tek yerınde mişna, hadis,hadis yazdırma geçmez.Sahıh sunnet Kurandır,Levhi Mahfuzda kıyamete kadar sadece Kuranı koruyacağını Allah bıldırmıştır.
Furkan 30 Resul de şöyle der: "Ey Rabbim, benim toplumum, bu Kur'an'ı terk edilmiş/dışlanmış halde tuttular." ayetine hadis kitabını yada peygamberimizle ilgili rivayetleride eklemeliyiz aksi mantıkta.
RAHMET KELİMESININ GEÇTİĞİ ÖRNEK AYETLER
Nahl Suresi 64 Bu Kitap'ı sana yalnız şunun için indirdik: Hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara iyice açıklayasın ve Kitap, iman eden bir topluluk için kılavuz ve rahmet olsun.
En'am Suresi 154 Sonra, güzel davrananlara nimetimizi tamamlamak, her şeyi ayrıntılı kılmak, bir kılavuz ve rahmet olmak üzere Mûsa'ya o Kitap'ı verdik ki onlar Rablerine kavuşacaklarına inanabilsinler.(Hz Musanın kitabının ve dolayısıyla tebliğcisi Hz Musanın rahmet olduğu vurgulanmış)
MeryemSuresi 21 Dedi: "İşte böyle! Rabbin buyurdu ki: 'O benim için çok kolaydır. Böyle olması onu, insanlara bir mucize ve bizden bir rahmet yapmamız içindir. Hükme bağlanmış bir iştir bu."(Hz isa nın insanlara rahmet olduğu vurgulanmış ve ismi geçmesede tabiki tebliğ ettiği Kitabın)
Levlâke levlâk...)''Ya Sevgilim,Sen olmasaydın, alemleri yaratmazdım" sözünün hadis olmadığı hadis bilginlerince tespit edilmiştir. (Aclûnî, Keşfü'l Hafâ, H. No:2123; Nasıruddin el-Elbânî, Silsitetü'l-Ahadisi'z-Zaife, H. No:282) ..Ayrıca ''Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım''(Zariyat 56) ayetiylede çelişmektedir.Bu yazı Diyanetin dini sorular merciinin cevabıdır.
RAHMET=MERHAMET,BAĞIŞLAMA,LÜTUF,CÖMERTLİK
BU HADİSE KAYNAK GÖSTERİLEN AYET:
Enbiya Suresi 107 Ve biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik(Hz Muhammedin ve dolayısıyla tebliğ ettiği kitabın rahmet olduğu vurgulanmış)
Levlake hadisi toplumuzda çok yaygın olarak duvardaki tablolarda ,tasavvuf döneminden kalma kasidelerde ve son olarakta kulaktan dolma din dediğimiz dının en hızlı ve en cahılce yayılma biçimi içersinde çok müslümanın inancına girmiştir,olmazsa olmazdır.En kötüsüde şirk dini hiristiyanlıkta aynı iddayı İsa için yapar.Kutsi hadis olarak geçer ,kudsi tanımıda tartışmalıdır alımlerce,Çünkü normal hadislerinde çoğu Allahın sözüymüş gıbı hukum verır,oysa normal hadıs sadece Kuranı yorumlamalıdır..Kudsi hadis terimi araştırmama göre diğer kıtaplardakılerle yani incil ve tevrat benzerlık tasıyan hadisler için uydurulmuştur.
Bu hadisin ilk tasavvuf döneminde Şam da çıktığı rivayet edilir.Rivayete görre bu söz ,övgü amaçlı olarak hiristiyanlarla karşılıklı peygamber üstünlük yarışı yaparken uydurulmuş,tabii yine iyi niyetle ) Akıllı düşman cahil dosta yeğdir,ne resulun ne de Allahın böyle dosta ihtiyacı yoktur.Peygamberimiz Kuranda en güzel şekilde övülmüş,kendisi ve tebliğ ettiği Kuran alemlere rahmet ve kılavuz olarak gönderilmiştir.Peygamberimizi yarı ilah konumuna sokup sanki bütün kullar onun hatrına yada onun için yaratılmış gibi bir düşünçe çok büyük bir sapma ve hatta şirke bulaşmak olur.Kuranın tek bir yerinde peygamberimize Allah sevgilim diye hitap etmez,bu hitap ancak eşe yapılır,eş koşmaktır,dahası Allahın herşeyi yaradan sıfatından değilde peygambermiz için yaratıcı sıfatını kullandığı, sanki yaratmak için ona muhtaç yada onun memmnuniyetine ihtiyaç duyuyor iddasını vermek çok büyük bir gaflet ve vebaldir.Allah isimlerinden dolayı ,Yaratan olduğundan dolayı yaratır ve hiç bir başka varlığa ıhtıyaç duymaz yada onun menuniyetini,onayını arzulamaz.
Kuranı eksik görüp bu hadisi kabul edenlerin bir hatasıda peygamberimizin yaratılan ilk ruh yada insan olduğu inancına kapı açmalarıdır,o yüzden ikinci uydurma hadis olarakta şuna inanılrlar:"Adem henüz su ile toprak arasında iken ben peygamber idim.” (Ahmed bin Hanbel, c. 4, s.127-128)
Bu hadiste Diyanet tarafından sahıh kabul edılmez ayrıca Kurandaki ilk insan Ademin yaratılmasıyla çelişir.Bu hadisi savunan hocalar Ademın ılk insan, peygamberimizin ise ruhlar alemindeki ilk ruh olduğunu söyleyerek foyalarını kapatmaya çalışırlar.Ama ayetler gösteriyor ki Ademın ruhu ruhlar aleminden çağrılmadı, o aynı zamanda yaratılan ilk ruhtu Allah bedenının içine kendi ruhundan üfleyerek Ademi yarattı,peygamberimizin ilk yaratılan ruh olduğu Kuranda gecmez yani bu hocalar Kuranı yıne eksık Allahı ve kelamını kusurlu buldu.Enam 38,yusuf 111 Kitap eksik değildir,herşeyi ayrıntılı anlatır.
MEZHEPLER,MEZHEP ALIMLERININ GÖRÜŞÜNÜ DINDE TABU YAPARAK VE FIRKALAŞMA YARATARAK İKİNCİ BİR ŞİRK UNSURUDUR,MEZHEBE UYDUĞUNU SÖYLEYEN HALK ÇİFTTE ŞİRKTE VE KANDIRILMAKTADIR, ESKİ MEZHEP ALİMLERİ BİLE PEYGAMBERİ ARACI KOYMAYA ,ORTAK KOŞMAYA TEVESSULE KARŞIDIR:
Yüzü suyu hürmetine dua etmek yada diğer anlamıyla torpil isteyıp hatırı için deyıp aracı koymak,sonradan uydurulmuştur.Böyle bir dua ne Hz Muhammed,ne sahabi ne tabii nede imamlarından aktarılmıştır.Bu şekilde duayı mezhep adına yaptıklarını söyleyenlerde buyuk yanılgıdadırlar.Hanefi alimlerinden İbn Ebil-İzz şöyle diyor:
''Kişinin Allahtan başkasına duasını kabulune sebeb kılması ve onunla tevessulde bulunması caiz değildir.''
''DEKİ ALAHIN DILEMESI DIŞINDA BEN KENDIME BİLE BIR FAYDA VE ZARAR VERECEK DURUMDA DEĞİLİM''Araf7/188
[Updated on: Fri, 22 December 2006 17:17]
|
|
| | Topic: 19 mucizesı Tevbe son 2 ayetı inkarı gerektirir mi,sadece matematiksel koruma yeterli mi? |
|---|
| 19 mucizesı Tevbe son 2 ayetı inkarı gerektirir mi,sadece matematiksel koruma yeterli mi? [message #42880] |
Thu, 14 December 2006 10:36 |
 |
safbilgi Messages: 356 Registered: November 2006 Location: İST |
Thinker |
|
|
BU YAZI DEĞERLİ VE AYDIN İŞTEKURAN SİTESİNDEN ALINMIŞTIR www.iştekuran.com
Biz, 19 mucizesini ciddiye almaktayız. Çünkü, 19 sayısının ve katlarının bu kadar fazla bir arada bulunmasına “tesadüf” denemez, bu, ancak bir “tevafuk”tur.
Diğer taraftan biz, Tövbe suresinin son iki ayetinin Kur’an’dan olduğuna inanıyor ve diyoruz ki; 19 mucizesinin kabulü, bu iki ayetin Kur’an’dan olmadığının kabulü anlamına gelmez. Zaten söz konusu olan ayetlerin Kur’an’dan olmadığı zannında olan kişiler de bu sanılarını 19 mucizesine dayandırmamaktadırlar. Onlar, Tövbe suresinin 128. ve 129. ayetlerinin tek kişinin belgesine dayanarak mushafa alındığı ve Allah’ın sıfatlarından olan “Rahîm” ve “Raüf” sıfatlarının Kur’an’da sadece Tövbe suresinin 128. ayetinde peygamberimize yönelik olarak yer aldığı noktalarından hareket etmektedirler.
Ama Tövbe suresinin son iki ayetinin Kur’an’dan olmadığını ileri süren bu kişiler, bize göre yanılgı içindedirler. Zira, bu ayetlerin yazılı olduğu sahifelerin bir kişi tarafından getirilmiş olması, ayetlerin Kur’an’dan olmadığına delil teşkil edemeyeceği gibi, bu ayetlerde Allah’a ait sıfatların peygamberimize verilmişliği de söz konusu değildir. Şöyle ki:
Birinci olarak; Kur’an’ın mushaflaştırıldığı dönemde tüm ayetleri ezbere bilen onlarca hafız yaşamaktadır ve mushaflaştırma heyetinde de bu hafızlardan bulunmaması mümkün değildir. Dolayısıyla, iddia edildiği gibi sahifeleri bir kişi tarafından ibraz edilen bu ayetlerin, mushaflaştırma heyetindeki hafızların onayı olmadan mushafa sokulmasının da imkânı bulunmamakta, yani ayetler birden fazla kişi tarafından onaylanmış olmaktadır.
İkinci olarak; 128. ayetteki sıfatlar, “ve bil mü’minine raufun rahimün (SADECE müminlere rauftur ve rahîmdir)” denilmek suretiyle kasırla ifade edilmiştir. Yani buradaki sıfatlar tahditlidir; sınırlı rahmeti ve şefkati ifade etmektedir. Nitekim Kur’an’da, Mübalâğa ismi fail kalıbında Allah için kullanılmış olan bazı sıfatlar, sadece peygamberimiz için değil, diğer insanlar için de kullanılmış bulunmaktadır (İnsan; 2, Duhan; 49, Yunus; 79, Hud; 86).
“Rahîm” ve “Allah” sözcüklerinin sayısı ile ilgili olarak ise, biz de herkesin kaynak olarak kullandığı M. Fuad Abdülbaki’nin, El Mu’cem ül Müfehres li l Elfaz-ıl Kur’an eserini kaynak olarak kabul ediyoruz.
Bu esere göre Kur’an’da 95 tanesi “Rahîm” ve 20 tanesi de “Rahîmen” olmak üzere toplam 115 tane “Rahîm” sözcüğü vardır (El Mu’cem, s: 307-309). Ancak, bu “Rahîm” sözcüklerinden bir tanesi Tövbe suresinin 128. ayetinde kasırlı olarak peygamberimize yönelik olarak yer almış olup, Allah’a ait değildir. Dolayısıyla, Kur’an’da Allah’ı rahman gibi niteleyen “Rahîm” sözcüğü 114 (19x6) tanedir.
Sizin, “sizin de benim de malûmumuz ki …” sözlerinizle, bizim Kur’an’daki lafzatüllah (Allah sözcüğü) sayısının 2699 olduğu yolunda malûmat sahibi olduğumuza dair ifadenizi neye dayandırdığınızı anlayamadım ama bizim yine Mu’cem’den aldığımız bilgiye ve bu eserle ilgili bir tespitimize göre bu sayı 2698’dir.
Mu’cem’deki tespitler şöyledir:
Merfu (Allahü) olarak okunan “Allah” sözcüğünün sayısı : 980
Mensup (Allahe) olarak okunan “Allah” sözcüğünün sayısı : 592
Mecrur (Allahi) olarak okunan “Allah” sözcüğünün sayısı :1125
Toplam : 2697
Mu’cem’in 2697 adet tespitine karşılık bizim Mu’cem’e dayalı tespitimizin 2698 olmasının sebebi ise, Kur’an’da geçen bir tane “Allah” sözcüğünün, Mu’cem’de değerlendirmeye alınmamış olduğunu tespit etmemizdir. Merhum müellif, Fatiha suresinin birinci ayeti olan Besmeledeki “Rahman”, “Rahîm” ve “bism” sözcüklerini değerlendirmeye almış (Mu’cem, s: 307), fakat “Allahi” sözcüğünü ihmal etmiştir (Mu’cem, s: 60).
İşte bizim, Kur’an’daki “Allah” sözcüklerinin sayısının 2698 (19x142) tane olduğu yolundaki bilgimiz, Mu’cem’deki 2697 sayısına ve bu eserde Fatiha suresinin 1. ayetindeki “Allah” sözcüğünün bu sayı içinde yer almamış olduğuna dair tespitimize dayanmaktadır.
[Updated on: Thu, 14 December 2006 10:57]
|
|
| | Topic: Lev Enzelna hakkında ne düşünüyorsunuz? |
|---|
| Lev Enzelna hakkında ne düşünüyorsunuz? [message #40221] |
Tue, 19 September 2006 13:32 |
|
Bunu normal bir çalışma gibi değil de okuyunca ne histeklerinizi anlatmak olarak yapalım.Haşr suresinin son ayetlerini okuyunca sizin de içinizdeki dağlar parça parça oluyo mu?Bunu biraz ezilmiş duygularımızı ruhaniyeti arttırmak için koydum buraya
gördüğüme göre şu anda insanlar tamamen Allahtan kopmuş durumda hiç inançları kalmamış.
Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe veltenzur nefsun ma kaddemet liğadin vettekullahe innallahe habiyrun bima ta'melune.
Ve la tekunu kelleziyne nesullahe feensahum enfusehum ulaike humulfasikune
La yesteviy ashabunnari ve ashabulcenneti ashabulcenneti humulfaizune.
Lev enzelna hazelkur'ane 'ala cebelin lereeytehu haşi'an mutesaddi 'an min haşyetillahi ve tilkel'emsalu nadribuha linnasi le'allehum yetefekkerune.
Huvallahulleziy la ilahe illa huve 'alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu'minul muheyminul 'aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi 'amma yuşrikune.
Huvallahul halikul - bariy-ulmusavviru lehum'esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel'ardı. Ve huvel'aziyzulhakiymu.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun! Ve her benlik, yarın için önden ne gönderdiğine bir baksın. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.
Şu, Allâh'ı unuttuklarından dolayı (Allâh'ın da) onlara kendi canlarını unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar, yoldan çıkan insanlardır.
Ateşin dostlarıyla cennetin dostları bir olmaz. Cennetin dostları, kurtuluşu/zaferi elde edenlerin ta kendileridir.
Biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirseydik, Allâh korkusundan onu, baş eğmiş, çatlamış, yarılmış görürdün. Bu misâlleri, düşünmeleri için insanlara anlatıyoruz.
O, öyle Allah'tır ki O'ndan başka tanrı yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilir. O O Rahmandır, Rahiymdir.
Öyle Allah ki O, ilah yok O'ndan gayrı! Melik, Kuddûs, Selâm, Mümin, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir. Allah, onların ortak koşmalarından yücedir, arınmıştır.
Allah'tır O! Haalik, Bâri', Musavvir'dir O! En güzel isimler/Esmâül Hüsna O'nundur. Göklerde ne var, yerde ne varsa O'nu tespih eder. Azîz'dir O, Hakîm'dir.
[Updated on: Tue, 19 September 2006 13:35]
|
|
| | Topic: Kuran değiştimi ? |
|---|
| Kuran değiştimi ? [message #37760] |
Sun, 02 July 2006 13:39 |
 |
hanif Messages: 66 Registered: March 2006 |
Beginner |
|
|
Keine Huris im Paradies
Wurde der Koran-Text falsch überliefert? Nicht Jungfrauen, sondern „weiße Trauben“ warten auf den Muslim im Jenseits. Ein deutscher Wissenschaftler hat frühe Textfragmente untersucht. Seine Quellenkritik bedroht die islamische Theologie Von Jörg Lau
Foto: [M] akg
Im letzten Jahrhundert rückte die Textkritik der Bibel zu Leibe. Kommt nun der Koran an die Reihe? Islamische Gelehrte haben begonnen, die amtliche Version von der Urgeschichte des Korans infrage zu stellen. Der Koran ist für die Muslime das Wort Gottes, der durch den Erzengel Gabriel in „klarer arabischer Sprache“ zum Propheten gesprochen hat. Das Bekenntnis zum „ungeschaffenen“ und „unnachahmlichen“ Koran ist nicht nur Sache der so genannten Fundamentalisten, sondern jedes rechtgläubigen Muslims.
Diese Lehre ist unter Druck geraten. Westliche Beobachter sprechen schon von einer Welle des „islamischen Protestantismus“ – etwas voreilig vielleicht. In der islamischen Welt sind die liberalen Theologen mit ihrem differenzierten Blick auf Entstehung und Struktur des Koran-Textes hoffnungslos isoliert. Es hilft ihnen gar nichts, dass sie meist fromme Männer sind, die einen authentischen Zugang zu ihrem zentralen Glaubensdokument suchen. Wer nicht hingerichtet wurde wie der Sudanese Mahmoud Taha, wer nicht ins westliche Exil fliehen konnte wie der Ägypter Nasser Abu Zaid, der muss wie der Iraner Abbdolkarim Sorusch in Angst vor den Schlägertrupps der Gesinnungswächter leben.
Mitten hinein in diesen ungleichen Kampf zwischen Liberalen und Orthodoxen hat ein deutscher Gelehrter ein Buch geworfen, das auf dem besten Weg ist, weltweit Furore zu machen. Der Mann zieht es vor, sich Christoph Luxenberg zu nennen – ein Pseudonym. „Meine arabischen Freunde“, sagt er, „haben mir dazu geraten, nachdem sie meine Thesen kannten.“ Der promovierte Semitist – also Fachmann für alte semitische Sprachen, insbesondere das Aramäische – hat gut daran getan, auf seine Freunde zu hören. Sollte seine Methode sich durchsetzen, entstünde nicht weniger als ein grundlegend neues Verständnis des Korans.
Luxenberg kann zeigen, dass der Koran an vielen Stellen von den arabischen Kommentatoren fehlgelesen und missdeutet wurde. Viele dunkle Stellen, die in über 1000 Jahren der Arbeit am heiligen Text selbst für arabische native speakers rätselhaft blieben, kann Luxenberg erhellen. Der Clou seiner Arbeit: Der Text des Korans zeigt sich in ungeahntem Maße von syrisch-christlichen Elementen durchwebt.
Die dunklen Stellen des Korans lassen sich aufhellen
Einige Neudeutungen Luxenbergs haben auch für den Laien sofort erkennbar ungeheure Brisanz. So klärt er zum Beispiel das Rätsel der Paradiesjungfrauen auf, der „großäugigen Huris“, die vermeintlich auf die Gottesfürchtigen im Paradies warten. Über die Sinnlichkeit der jenseitigen Männerfantasien haben sich schon seit je die Kommentatoren gewundert. Keine Religion des vorderasiatischen Raumes wusste ihren Gläubigen Derartiges zu versprechen, wie es etwa die Suren 44 und 52 tun. Für die christliche Polemik gegen den Islam waren die entsprechenden Stellen immer willkommen. Nach Luxenbergs Erkenntnissen laufen diese Angriffe ins Leere. Der Koran spricht nämlich gar nicht von Jungfrauen. Luxenberg zeigt, dass die Huris in Wirklichkeit nichts anderes sind als „weiße, kristallklare Trauben“, Früchte, die in den Paradiesvorstellungen des Orients von alters her als Sinnbild von Wohlleben und Behaglichkeit galten.
Anzeige
Das ist eine schlechte Nachricht für jene, die den Koran politisch missbrauchen: Mit der Vision von den willigen Huris werden junge Männer fürs Märtyrertum geködert. Für alle, die an einer Klärung des Koran-Textes interessiert sind, sollte die stimmigere Lesart ein Grund zur Freude sein. Freilich ist die Sache nicht so einfach. Radikale Revisionen wie diese lösen naturgemäß höchst gemischte Gefühle aus, und zwar bei frommen Muslimen ebenso wie bei der etablierten Islam-Wissenschaft.
Hinter dem Decknamen Luxenberg – der manchen an den Mythenzerstörer Lichtenberg erinnern mag – steckt kein Polemiker, sondern ein strenger Philologe. Er hat seine Forschungen nicht sensationsheischend vermarktet. Seine Studie trägt den graumäusigen Titel: Die syro-aramäische Lesart des Korans. Ein Beitrag zur Entschlüsselung der Koransprache. Die Fachwelt hat gleichwohl erkannt, welcher Sprengstoff sich in den philologischen Erörterungen verbirgt. Die erste Reaktion war blanke Angst.
Fast nämlich hätte Luxenbergs Buch das Licht der Öffentlichkeit nicht erblickt. Die großen akademischen Verlage zogen sich nach anfänglichem Interesse mit dezentem Hinweis auf die Verfolgung von Salman Rushdie zurück. Ende 2000 kam Luxenburgs Werk in einem mutigen Berliner Kleinverlag namens Das Arabische Buch heraus, ohne große Hoffnung auf öffentliches Interesse. Inzwischen ist der Verlag pleite, das Buch wird aber von seinem Nachfolger, dem Schiler Verlag, weiter ausgeliefert.
Den etablierten Verlagen wird ihre vorauseilende Feigheit mittlerweile leid tun. Der erste Weltkongress der Orientalisten widmete Luxenberg im letzten Herbst in Mainz ein eigenes Symposium. Der Guardian, die New York Times und kürzlich auch Le Monde haben prominent über Luxenberg berichtet, sehr ungewöhnlich für einen deutschsprachigen akademischen Titel von solcher Entlegenheit. Der Philosoph Rémi Brague, ein führender Spezialist für die arabische Philosophie des Mittelalters, widmet Luxenberg einen langen, euphorischen Essay im Aprilheft der Zeitschrift Critique. Am weitesten geht die semitistische Fachzeitschrift Hugoye (Januar 2003): „In der Geschichte der Koran-Forschung ist ein solches Buch noch nicht vorgekommen. Ähnliches gibt es bisher nur im Bereich der textkritischen Bibelauslegung. Ob Luxenberg in jedem Detail Recht hat oder nicht – mit seinem Buch hat er in der Auslegung des Koran die ‚kritische Wendung‘ gebracht, die die Bibelkommentatoren vor mehr als einem Jahrhundert nahmen.“ Die Berliner Koran-Expertin Angelika Neuwirth dämpft diesen Überschwang: „Luxenbergs Linguistik ist altmodisch positivistisch.“ Aber auch sie anerkennt, dass er mit seinen Thesen „in ein Vakuum der modernen Koranforschung stößt“ und das Buch ein „lehrreicher Stein des Anstoßes sei“.
Bisher gibt es in der Tat keine kritische Ausgabe des Korans – des religiös, kulturell und politisch einflussreichsten Textes der heutigen Welt, nachdem das Kommunistische Manifest diesen Rang eingebüßt hat. Niemand hat die verschiedenen Stimmen, Stile und Textschichten bisher systematisch untersucht, wie es an der Bibel seit dem 19. Jahrhundert geleistet wurde. Dabei ist die Unverständlichkeit vieler Stellen keineswegs nur für Nichtmuslime ein Problem. Sie war bereits dem großen Tabari (838 bis 923), dem berühmtesten Koran-Kommentator der frühen Zeit, in seinem 30-bändigen Tafsir wohl bewusst.
Auch die Islam-Wissenschaft von heute kommt um die dunklen Stellen nicht herum. Navid Kermani hat in seinem preisgekrönten Buch Gott ist schön die Undurchdringlichkeit der Koran-Sprache ins Positive gewendet und eine anspruchsvolle Ästhetik der „Offenheit“ des Korans formuliert. Kermani liest die kryptischen Stellen wie absolute Poesie und kann so Wahrheits- und Echtheitsfragen auf produktive Weise ausklammern. Der Hauptstrom der Forschung aber hat vor dem Rätsel der Koran-Sprache resigniert. Man hat Formeln gefunden, hinter denen es elegant verschwindet. So sagt etwa Hartmut Bobzin, ein führender deutscher Koran-Spezialist von der Universität Erlangen, der Koran werde „gleichsam durch Gewöhnung verständlich, und die altertümliche Form der Sprache wirkt wie Patina, die den religiösen Charakter des Korans in besonderem Maße unterstreicht“. Das ist eine vornehme Formulierung für die wissenschaftliche Kapitulation vor der hergebrachten Lehre.
Christoph Luxenberg bricht radikal mit solcher Genügsamkeit. Er schätzt die dunklen Stellen mittlerweile auf etwa ein Viertel des gesamten Koran-Textes. Je genauer er nämlich – ohne sich durch „Gewöhnung“ ans Unverständliche zu beruhigen – auf den vertrauten Text schaut, umso fremder schaut jener zurück. Luxenberg wirft dabei nicht mutwillig das Wissen der Tradition über Bord. Zunächst sieht er im Tafsir nach, ob sich für seltsame Stellen, Redewendungen oder Worte eine befriedigende Deutung findet. Dann nimmt er den Lisan zur Hand, das klassische Hauptwörterbuch der arabischen Sprache. Erst wenn diese beiden Quellen versagen, versucht Luxenberg seine eigene, die syro-aramäische Lesart.
War die arabische Welt vor Mohammed christianisiert?
Und so ist er auch auf die Lösung des Jungfrauen-Rätsels gekommen. Die berühmten Passagen über die vermeintlichen Huris bauen auf dem Wort hur auf, einem Adjektiv im weiblichen Plural, das im Arabischen lediglich „weiße“ bedeutet. Die arabischen Kommentatoren haben pos-tuliert, dass sich dieses Adjektiv auf „weißäugige“ Jungfrauen beziehen müsse. Luxenberg zeigt nun, dass diese Deutung nichts als Mutmaßung und Wunschdenken ist und dass sie zu inneren Unstimmigkeiten mit anderen Aussagen des Korans über das Paradies führt. Den Gottesfürchtigen wird nämlich an anderer Stelle versprochen, dass sie im Jenseits mit ihren irdischen Gattinnen zusammengeführt werden, um mit ihnen „im Schatten auf Teppichen“ zu lagern. Gattinen und Huris zusammen? Ein Ort, an dem Ehefrauen und Gespielinnen aufeinander treffen, verdient wohl kaum den Namen Paradies. Im Rückgang auf aramäische Quellen lässt sich das Problem lösen: Das Wort hur bezieht sich auf die „weißen Trauben“, typische Paradiesfrüchte der christlich-syrischen Literatur.
Dass aramäische Lehnwörter im Koran vorkommen, ist für sich genommen keine Neuigkeit. Das Wort Koran (qur’an) selbst wird heute weithin als Ableitung vom Aramäischen qeryana betrachtet, was ein „Lektionar“ bezeichnet, ein liturgisches Buch mit Zitaten aus der Heiligen Schrift, Gebeten und dergleichen. Der Einfluss des Aramäischen auf die Koran-Sprache geht aber nach Luxenberg viel weiter. Luxenberg erkennt christlich-syrische Elemente in vielen Suren aus der mekkanischen Periode – Anspielungen auf den Petrus-Brief etwa oder gar auf die Abendmahlsliturgie.
Der Koran enthält in seinen ältesten Partien eine ansehnliche christliche Textschicht. Luxenberg kommt zu dem Schluss, diese Texte bildeten einen „Grundstock, aus dem der Koran als christlich-liturgisches Buch urspünglich bestand“. Das hieße, der Koran hätte in seinen ältesten Elementen nicht den Anspruch, die jüdische und die christliche Verkündigung zu ersetzen und zu überbieten, sondern sie den Arabern nahe zu bringen. Diese starke These wirft spannende Fragen für die Religionshistoriker auf: War Arabien vor Mohammed, war Mekka zumindest gar nicht so heidnisch geprägt, wie die islamische Tradition behauptet, sondern vielmehr bereits stark christianisiert?
Ob diese Schlüsse Luxenbergs Bestand haben werden, muss sich im Fortgang der Fachdebatte zeigen. Fest steht: Das syrisch-christlich geprägte Aramäische war zur Zeit des Propheten die gebildete Weltsprache des Vorderen Orients. Das Hocharabische hingegen und die klassische arabische Schrift entstanden erst später. Die Araber verfügten zunächst nur über ein „defektives“ System zur schriftlichen Aufzeich | |
|