Downloads | Articles | Quran -=] IslamicReform.org | 19.org [=- Kuran | Makaleler | Dosyalar

Today's Messages (OFF)  | Unanswered Messages (ON)

Forum: Seçme İletiler Arşivi
 Topic: HZ.AHMED MUHAMMED
HZ.AHMED MUHAMMED [message #19506] Thu, 10 February 2005 02:11
  GörenGözler  is currently offline GörenGözler
Messages: 69
Registered: June 2002
Location: İstanbul
Beginner

SELAM,

Kur‘an, Kur‘an’da adı geçen her peygambere, bileşik olmayan, çok kere ayrı ayrı, zaman zaman da, belli bir bağlaç (ve) ile birbirine bağlayarak, birlikte kullandığı, iki ayrı özel isimle dikkat çekmektedir.

(Örneğin: Birçok kahramanın hayat hikayesini anlatan bir kitap düşünün, kahramanlardan birinin adı, Mehmet Ali olsun. Kitap, Mehmet Ali’den söz ederken, ya sadece Mehmet diye söz etmekte, ya da sadece Ali diye söz etmektedir. Kitap, zaman zaman da, Mehmet Ali’den, “Mehmet ve (aynı zamanda) Ali” diye de söz etmektedir.)

Kur‘an; aynı şahsa ait isimleri de yanyana zikrederken, sanki iki ayrı kişiden söz ediyormuşçasına, isimler arasında ve (aynı zamanda) bağlacını kullanmaktadır.

İlk bakışta, dil kurallarına aykırı gibi görünen bu durumun, Kâlû Belâ veya Dünya öncesi yaşam ile Dünya yaşamı arasındaki, zaman, mekân ve bilinç kaybı dikkate alındığında, dil kurallarına da son derece uygun olduğu anlaşılmaktadır.

Kur‘an’ın, Kur‘an’da adı geçen her peygamberi iki ayrı isimle andığına en somut örnek, son peygamber Hz. Muhammed’dir.

«Meryem oğlu İsa da: Ey İsrailoğulları, ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed isminde bir elçiyi müjdeleyici olarak gönderildim demişti.» (61:6)

Dikkat edilirse, Hz. İsa, kendisinden yüzlerce yıl sonra gelecek peygamberin isminin Ahmed olduğunu haber vermektedir. Ancak, bu haberi bize veren ayeti de içeren Kur‘an, (3:144), (33:40), (47:2), (48:29), ayetleri ile gelen peygambere Muhammed diye de hitap etmektedir.

Örneğin:

«Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değil, fakat Allah’ın elçisi ve peygamberlerin hatemidir. Allah her şeyi bilendir.» (33:40)

Son verdiğimiz ayetle, bir önce verdiğimiz ayetin birbiri ile çeliştiğini zanneden İslam alimleri, “Ahmed” kelimesinin, kelime anlamından esinlenerek, ayet açıkça, “Onun ismi Ahmed’dir” demesine rağmen, “Ahmed” kelimesinin, gelecek peygamberin ismini değil, sıfatını vurguladığını ifade etmişlerdir.

Örneğin, “Ahmed” kelimesi ile ilgili olarak, Sayın Süleyman Ateş’in, Kur‘an-ı Kerim Tefsiri’nde şöyle denmektedir: “Ahmed” kelimesi, iki anlama gelebilir: Fa’ilden mübalağa olarak, Allah’a başkalarından daha çok hamd eden; mef’ul’den mübalağa olarak yüksek ahlakından dolayı başkalarından daha çok övülen demektir. Bu, Hz. Muhammed (sav)’in sıfatıdır.”

Görüldüğü gibi, Sayın Ateş de, geleneksel rivayetlerin tesiriyle selefleri gibi, “Ahmed” kelimesinin, çok hamd eden, çok övülen anlamlarına gelen, Hz. Muhammed’e ait bir sıfat olduğunu söylemektedir...

Eğer, Sayın Ateş ve seleflerinin iddialarının bir an doğru olduğunu düşünürsek, ayet, çok hamd eden bir peygamberin geleceğini haber vermiş olur ki, Kur‘an’da bu tür düşük bir ifadenin yer alacağı düşünülemez. Çünkü, bir peygamberin çok hamd edici olacağını, ayrıca vurgulamaya gerek yoktur.

Bize göre, ayetin dikkat çektiği “Ahmed” kavramı Hz. Muhammed’in, Hz. İsa’nın o haberi verdiği tarihte Allah katındaki özel ismi, yani ilk ismidir. Muhammed ise, bilahare yeryüzünde aldığı özel ismi, yani ikinci ismidir.

İslam alimlerinin, “Ahmed” kelimesinin, kelime anlamından esinlenerek, bir sıfat olduğunu iddia etmeleri, insanı derinden yaralayan, çok üzücü bir iddiadır. Çünkü, anlamı olmayan bir kelimenin, herhangi bir dilde yer alması, sosyolojik olarak mümkün değildir. İsimler de bir kelime olduğuna göre, elbette anlamsız değillerdir. Eğer biz, bazı isimlerin anlamlarını bilmiyorsak, bu, o isimlerin esas itibarı ile anlamsız olduklarından değil, bizim, o isimlerin anlamını bilmediğimizden veya o isimlerin anlamının tarih içinde unutulmuş olmasındandır.

Ayrıca, söz konusu ayetin dikkat çektiği Ahmed kelimesinin, bir sıfat olduğu iddia edilirse, aşağıda vereceğimiz ayetin dikkat çektiği, Yahya kelimesinin de bir sıfat olduğunun iddia edilmesi gerekir. Aksi takdirde, Kuran’da ifade kargaşasına yol açılmış olur:

«Ey Zekeriyyâ, biz sana bir oğul müjdeleriz, onun ismi Yahya’dır.» (19:7)

Ahmed-Muhammed kelimeleri, Allah’a çok hamd eden, Allah’ı çok öven, ortak kelime anlamlarını içeren ve söz konusu ayetin veya Hz. İsa’nın, haber verdiği peygambere ait, iki ayrı özel isimdir. Zaten, her iki kelimenin, aynı peygambere ait, iki ayrı isim olduğunun, en önemli delillerinden biri de, her iki kelime arasındaki anlam benzerliği ile kelime benzerliğidir.
Ahmed Muhammed.

Kur‘an’ın iki peygambere, Hz. Muhammed ve Hz. Yunus’a, iki ayrı isim veya iki ayrı kelime ile veya bir isim bir de sıfatla, diğer peygamberlere tek isim veya tek kelime veya tek sıfatla dikkat çektiğini düşünmek, en azından, Kuran’da isim kargaşası olduğunu akla getireceğinden, Kur‘an nizamına uymaz.

Dolayısıyla diğer peygamberler için de durum aynı olmalıdır...


"insanoğlu"
GörenGözler
(9:128-129)
 Topic: İki Dünya Hayatımız
İki Dünya Hayatımız [message #17014] Wed, 22 December 2004 07:55
  Turgut  is currently offline Turgut
Messages: 339
Registered: September 2002
Location: İstanbul
Thinker
İki Dünya Hayatı konusunda sevgili Naci Çelik’in Kur’andan aldığı fikir doğrultusunda bir zamandır yaptığım araştırma sonucunda edindiğim düşünceleri sizlerle paylaşmak isterim.

Hepimiz bu dünyaya gönderilmeden önce bir Dünya hayatı yaşadık. Önceki dünya hayatımız da bir İmtahan hayatı idi. Orada da Rasul ve Nebiler İçimizde idi.

Önceki yaratılışımız da böyle Somut bir hayat idi. Bu dünya hayatı öncesinde de (kalu bela) beyinli ve kemikli yaratıldık. Sonrasında da böyle yaratılırız. Ademin Somut olarak ilk yaratılışı ve yanılgısı “Bizi” anlatmaktadır.
Önceki ilk yaratılışta insan ömrü yaklaşık BİN YIL kadardı, hastalık ve fakirlik yoktu. Yapımız çok daha mükemmel ve kusursuz idi. Ahseni takvim, En Güzel Kıvamda, kusursuz bir Yaratılış üzere idi. Bu dünya öncesi imtihan hayatında zenginlik ve sürekli refahın karşılığında insanlar azdı, Hayatın – Nimetin Karşılığı olan Şükrü eda edemedi. Daha kötü bir hayata mahkum edilerek bir şans daha verildi.

Buradaki İkinci dünya hayatı ile doğruların doğruluğu, yalancılarında yalancılığı Teyit edilir. ve kalkış gününde insanların tekrar geri dönüş taleplerine karşılık bu şansın zaten verildiği bildirilir.

Dünya Öncesi Cennetteki hayatımız, İKİ DÜNYA hayatının ilkidir ve bu dünya hayatı gibi bir ilk İMTİHAN hayatıdır.
“İki dünya hayatı, Asıl kalıcı olan sonraki hayat öncesi birer ÖN YARATILIŞTIR. Bu dünya hayatı ise bizler için verilen ikinci bir şanstır.”

Rabbin rahmeti ile insanlara ikinci bir şans daha verildi, denildi ki:

2:38. Dedik ki: HEPİNİZ cennetten inin! benden size bir hidayet geldiğinde her kim hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.

20:123. Dedi ki: Birbirinize düşman olarak HEPİNİZ oradan inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve zorluk çekmez.

Her bir kişi oradaki KAZANIMLARI ile burada tekrar yaratıldı. İşte bu dünyaya gelen her kişi önceki dünya hayatındaki kazanımları “Genlerine işlenmiş” olarak buraya gelmektedir. Kişi daha doğduğunda şaki mi yoksa said mi bellidir. Küffarın kalpleri mühürlüdür. Orada inanmayanlar, burada da inanmazlar. Orada mümin olanlar burada da mümindir. Fakat beynimiz burada sıfırdan boş yaratıldığı için önceki hayatı hatırlamaz. Bu hatıra ve yaptıklarımız beyne değil, genlere işlenmiştir. Sonraki yaratılışta ise beynimiz boş ve sıfırdan değil, önceki hafızası ile ve İki Dünya Hayatını Hatırlar şekilde yaratılır.

Önceki dünya hayatındaki yaratılış, doğrudan Yerden ve Topraktan, toprak üzerinde yetişen yer bitkileri gibiydi:
71:17. Allah, sizi de YERDEN BİTKİ bitirir gibi bitirmiştir. (Nuh)
22:5. Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi TOPRAKTAN, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından yarattık ki size (yaratma kabiliyetlerimizi) gösterelim……..

53:32. Ufak tefek kusurları dışında, büyük günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır. O, SİZİ daha YERDEN İNŞA ETTİĞİ ZAMAN ve siz annelerinizin karınlarında Ceninler iken, sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Takva edenleri daha iyi bilir.

Önceki dünya hayatında da burada olduğu gibi Nebiler içimizde bir ömür yaşadılar:
10:16. De ki: Eğer Allah dileseydi onu size okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi. Ben BUNDAN ÖNCE BİR ÖMÜR BOYU İÇİNİZDE durmuştum. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
Bu konu hakkında Kur’anda daha bir çok beyan ve izler mevcuttur. Dikkat eden fark eder.
Bu konu hakkındaki orijinal rivayetler, Rasulullahın özel eğitiminden geçmiş otuz beş bin sahabenin Cemel ve Sıffinde katledilmesi ile maalesef kaybolmuş, pek azı kulaktan kulağa geçerek farklı bir şekilde gelmiştir. (Kalu Bela Rivayetleri)

Bizler Orada Öldük ve burada tekrar Yaratıldık:

2:243. BİNLERCE oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara "Ölün!" dedi (öldüler). SONRA ONLARI DİRİLTTİ. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin insanların çoğu şükretmez.

2:28. SİZLER ÖLMÜŞ İKEN SİZİ DİRİLTEN Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz.

“İki doğunun ve iki batının rabbi” ifadesi bu iki dünyayı anlatır. “İki denizin karışmaması, aralarında berzah olması, birinin suyu acı birinin TATLI ve İÇİMLİ olması” iki ayrı dünyayı anlatır. Berzah, aradaki uzun mesafe, zaman, konum ve yaratılış farkıdır.
Mescidi AKSA önceki dünya olan cennet arzı, Mescidi Haram bu dünya arzıdır. Bana göre Rasulullaha miraçta bu Mescidi Aksa gerçekleri gösterildi ve orada yaşayan Rasullerle görüştü.

Sabikun yani Allah yolunda gereğince mücadele eden, Ruha- Allah Bilincine eren müminler, burada öldüklerinde doğrudan orada Uyanır ve mahşeri orada yaşayarak beklerler. Onlar ölmezler lakin insanlar bilmez. Orada yer içerler.
(Bu kelamı anlayan ölmeyecektir. İsa)

3:169. Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklanırlar.

Bu konudaki bir Ayet durumu daha da netleştiriyor:

40:11. Onlar: Rabbimiz, BİZİ İKİ DEFA ÖLDÜRDÜN, İKİ DEFA DİRİLTTİN. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu sonuçtan) çıkmaya yol var mıdır? derler.

“Bir Kişinin Ölmesi için, önce Olması gerekir.”
Öyle ya; Olmayan şey Ölürmü?
Buradaki hayatımız ancak, ikinci bir şans ve önceki Olumlu/Olumsuz durumumuzu Teyittir.

Verilen bu ikinci şansı iyi değerlendirelim. Allahın sözüne başka sözleri denk tutmayalım. Türlü gerekçeler bizi yanıltmasın. Onun dosdoğru yoluna oturup yolunu saptıranlar var.
Onun sözüne - hükmüne - makamına başkalarını oturtmayalım. Bunlar bizim (dost görünen)
düşmanımızdır. Belki bu düşmanların kendileri bile kendini bilmiyor.

Dikkat edelim; Bizim YANILGIMIZ hep Rabbimizin sözünden başka bir sözü onun ÖNÜNE geçirmemiz veya ona DENK tutmamız olmuştur.

Araya beşerin girmesiyle dine katılan Söz ve Hükümler, Yaratan Allahın sözü ve Hükmü yanında HİÇ tir.

Bundan kurtuluşun yolu dinimizi Allaha Has kılmaktır, yalnız ona güvenmek, dayanmaktır. böylece düşmandan ve artık geri dönüşü olmayan kötü sonuçtan korunmaktır.

İşitecek kulağı olan (ilahi kitaptaki kelamı) işitsin. İsa.

Vesselam


1:5
 Topic: Senin rızanla orucumu actim :)
Senin rızanla orucumu actim :) [message #15569] Sun, 07 November 2004 20:05
  contemporary_hope  is currently offline contemporary_hope
Messages: 244
Registered: July 2004
Location: Turkey
Writer
Ateist bir adam bir gun ormanda geziyor ve etrafindaki guzelliklere bakiyormus. "Evrim ne guzellikler yaratiyor!" diye dusunup mest oluyormus. Birden arkasinda kocaman bir ayi belirmis ve onu kovalamaya baslamis. Adam butun gucuyle kaciyormus ama her arkasina bakista ayinin daha yaklasmis oldugunu farkediyormus. Dakikalarca suren bir kacisin sonunda adamin ayagi yerdeki dala takilmis, ayi adamin uzerine atlamis, pencesini kaldirmis. Tam vurmaya hazirlanirken adam "TANRIM!!!" diye bagirmis. Bir anda zaman durmus, ayi donmus, ormandaki nehir bile akmaz olmus. Bir anda orman kararmis ve gokyuzunden bir isik huzmesi adamin uzerine parlamis. Cok derinden gelen ilahi bir ses adama: "Yillarca bana inanmadin, yaratilisi kozmik bir kazaya bagladin, sana bu durumda yardim etmemi mi istiyorsun? Seni sevgili bir kulum mu saymaliyim?"demis. Adam utanc icinde: "Biliyorum bunca yildan sonra dindar biri olmayi istemem haksizlik, ama belki AYIYI dindar yapabilirsiniz" demis. Ses: "Peki" diye karsilik vermis ve isik kaybolmus. Nehir tekrar akmaya baslamis. Hersey eski haline donmus. Ayi pencesini indirmis, iki pencesini de goge dogru cevirmis, ve konusmaya baslamis: "Tanrim, senin rizkinla orucumu aciyorum, hamdolsun verdigin nimetlere."
 Topic: Mucize çıkarımlar, palavralar vs...
Mucize çıkarımlar, palavralar vs... [message #15349] Mon, 25 October 2004 05:14
  The Elite
Messages: 932
Registered: July 2002
Location: Istanbul
Dependent
“...Ve demiri de indirdik...” (57:25)

Demirde mucize arayanlar, asagidaki ayette de mucize ariyorlar mi?

“... bedenimizi örtecek ve süsleyecek elbiseler indirdik”(7:26)


“İki denizi birbiri üstüne salan O'dur. Bu, tatlı ve yürek ferahlatıcı; şu, tuzlu ve acı Ve ikisinin arasına bir berzah, geçişi engelleyen bir perde koymuştur.”(25:53)

“ İki deniz birbirine eşit olmaz. Bu tatlıdır, susuzluğu giderir, içimi hoş ve rahattır; şu tuzludur, acıdır. Ama hepsinden de taze et yersiniz; giyip takınacağınız bir süs çıkarırısınız. Allah'ın lütfundan nasip aramanız ve şükredebilmeniz için, gemilerin denizi yara yara gittiğini görürsün.”(35:12)

Kur’an’in bahsettigi bahr; biri tatli, biri tuzlu su kitlesidir. İki tuzlu/aci su kitlesi
degildir. Dolayisi ile iddia edildiği gibi Cebelitarikta karışmadığı iddia edilen deniz suyunun bu ayetlerle hicbir alakasi yoktur. Kur’an icilen ve icilmeyen suyun karismamasindan bahsediyor.

Birileri din adina insanlari iyi işletiyor. Oyle ki Kaptan Qusto'yu musluman bile yapmislardi


"Karanlığa söyleneceğine kalk bir mum yak"
 Topic: Allah Adamı ve saltanat dincisi
Allah Adamı ve saltanat dincisi [message #9494] Thu, 02 October 2003 18:06
  Tzunaid
Messages: 116
Registered: June 2003
Reader
Yaşar Nuri Öztürk

İslam dünyasının muhtaç olduğu 'Tecdit'in yani dinde yeniden yapılanmanın temel hedeflerinden biri de allah adamı yetiştirmek ve Müslüman dindarın meselelerini Allah adamlarının eline teslim etmektir.

İslam dünyasında her tipte ve unvanda, her para ve donanımda adam çok, ama Allah adamı hemen hemen yoktur.

Kur'an, din adamı veya din sınıfı diye bir değer tanımaz; böyle bir sınıftan nefret eder. Çünkü böyle bir sınıf ve değer tanımanın sonu, engizisyondur.

Kur'an'a göre, insanoğlunun bahtını karartan, onu kavgalara, kan ve bozguna iten bir numaralı şer unsuru 'din sınıfı'dır. (bk. Bakara Süresi, 213)

Din sınıfı oluştuğunda, mutluluk ve huzura veda etmeye hazır olmak gerekir.

Kur'an bize şunu çok açık bir biçimde ve ısrarla öğretmektedir:

Din adamı, din sınıfı veya din kisvesi diye bir değer tanımak, her türlü bozgun ve ikiyüzlüğe geçiş vizesi verecek bir damgaya teslim olmak demektir. Böyle bir sınıf oluştuğunda, Kur'an'ın ürperdiği bir büyük musibet daha yakamıza yapışır:

Allah ile aldatmak...


Allah ile aldatılan kitlelerin geleceği olmadığı gibi, uyanış ümitleri de hemen hemen yoktur.

Tıpkı İslam dünyasındaki (ve artık, Türkiye'deki) kitleler gibi...


PARALI İBADET

Din sınıfının varlığı ve bu sınıf elemanlarının ibadet hayatının olmazsa olmazı durumuna getirilmesi ibadetleri geçersiz kılar. Bu paralı ibadet memurlarının maaşlarının o ibadete katılmayanlar tarafından ödenmiş olması ise ibadeti geçersiz kılmakla kalmaz, ibadet görünümü altında bir günah ve zulüm sergiler.

Çünkü İslam, başkalarının haklarına tecavüz pahasına ibadete asla izin vermez. Bu tecavüz, değil mal ve haklara dokunmak, kalp kırmak, ses ve işaretle tâciz etmek biçiminde de olsa hüküm aynıdır. Geleneksel fıkıh bile, örneğin, bir insanın yüksek sesle Kur'an okuyarak başkalarını dinlemek zorunda bırakmasını tâciz saymakta ve yasaklamaktadır.

Bu anlayışın hareket noktası şudur:


En kutsal değer, insanın hukukudur. Din eğer bu hukuka saygıyı getirmiyorsa, iddiası ve görüntüsü ne olursa olsun, özünde dinsizliğin ta kendisidir.

Ne yazık ki, İslam dünyası, özellikle Türkiye, yaratılmış ve ülke imkânlarının büyük bir kısmını kullanımına almış bulunan bir din sınıfının güdümüne sokulmuş bulunuyor. Bu yapay din sınıfı, devletin yedi-sekiz bakanlık bütçesine denk parasıyla finanse edilmekte ve ülkede siyaset ve yönetimin kaderini belirleyen bir güç haline gelmiş bulunmaktadır.

Hiçbir Müslüman ülkede, Türkiye'nin çeyreği olacak bir din sınıfı egemenliği gösterilemez. İran ve benzeri ülkeler çok gerilerde kalmıştır. Yüz bin civarında resmî maaşlı, onun bir veya birkaç katı da gayrı resmî maaşlı bir din sınıfı kadrosu Müslüman ülkelerin toplamında bile yoktur.

Türkiye, ortaçağ engizisyon döneminde bile eşine rastlanmayan bir din sınıfı hegemonyasıyla yüz yüze gelmek üzeredir. Eğer bu gidiş bu ivme ile devam ederse, Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihin gördüğü en büyük ve ağırlıklı din devleti olarak tescil edileceği kuşkusuzdur.

Hemen tüm siyasal partiler yıllardan beri İslam'ın ruhuna ve taleplerine aykırı olarak yaratılan bu yapay ama egemen sınıfa yağcılığı temel siyaset olarak belirlemiş bulunuyor. Çünkü hepsi o yüz bin kişilik egemen din ordusunun 'lütuf ve İhsan'ı saydıkları oylardan bir kırıntı olsun yararlanmak peşindedir.

Yani siyaset uğruna din ve insan gerçeği, ülkenin geleceği tarumar edilmektedir.


ALLAH ADAMI

Kur'an; sınıf, meslek, kıyafet, vs. üstü bir örnek-insan kavramı getirmiştir: Allah adamı... Tasavvuf literatüründe merd-i Hak, merd-i Hüda, ricalüllah, veliyyullah deyimleriyle anılan bu model insan, tam Türkçesiyle, Allah adamıdır.

Bu model insanın birinci niteliği, eşya ve insana Allah'ın gözüyle bakmasıdır. O, tüm insanlığı, hatta tüm varlığı, Allah'ın rahmeti gibi sarıp kucaklayan bir sınırsız gönüldür. Bir gönül ki, eksiği-gediği ne olursa olsun, her insan orada kendine bir şefkat köşesi bulur, ruhunu ısıtır ve hayata yeniden doğar.

Bizim tarihimiz. Halifelik denen din dışı siyaset kurumunun içimize sokulmasından önceki dönemde böylesi rahmet adamları bol miktarda yetiştirmiştir. Özellikle 13. yüz yıl Anadolusu bu Allah adamlarının âdeta harmanlandığı zaman parçasıdır.

İbn Arabî, Mevlâna, Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre bu örneklerin tarih tarafından aşılmamış anıtlarıdır.

Kur'an, Allah adamını, dünya mal ve nimetlerinin Allah'tan uzaklaştıramayacağı bir sonsuzluk eri olarak tanıtır ve onu Allah'ın yardımcısı olarak anar. (bk. Nur, 37; Saf, 14)

Allah adamı, hayat ve oluş bünyesinde faal rahmet olarak rol alan aydınlık ruhtur.

Allah adamlığı, sınıf ve meslek işi değildir; gönül ve hizmet işidir.

Allah adamlarının en büyüklerinden biri olan Bayezid Bistâmî (ölm. 874) diyor ki: 'Yaşadığım çağın en büyük Allah dostunu bana göstermesi için Cenabı Hakk'a uzun süre yakardım. Sonunda bana onun yeri gösetirildi; gittim ve gördüm ki, o, ekmeğini çıkarmak için kan-ter içinde demir döven bir demircidir. Kalbine baktım, yaptığı iş ne olursa olsun, oraya, Allah'tan gayrı bir şey, bir an olsun girmiyordu.'

Allah adamı, kalbini Allah'tan başka bir şeyin teslim alamayacağı adamdır.

Allah, iyinin ve güzelin kaynağı olduğuna göre, Allah adamını, iyilik ve güzellikten öte bir şeye vücut vermeyen benlik olarak tanımlayabiliriz.

Allah adamı, yeryüzünde, âdeta Allah'ı taşıyan adamdır. Dış görünüşü, yaptığı iş ne olursa olsun...

Allah adamı, engin gönlüyle varlığı, tıpkı Yaratıcı gibi kucaklayan adam olunca onun bütün sermayesi de gönül sermayesi olacaktır. Çağlara taht kurmuş bir Allah adamı olan Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled, bu noktada kulağımıza şu ölümsüz sözü fısıldıyor:

'Allah dostunun sermayesi aşktır.' (Maarif, 327)



SALTANAT DİNCİLİĞİ

Aşk, rahmeti coşturur; rahmet ise şefkat, hizmet ve ilgi olarak önce insanlığa, sonra da tüm varlığa uzanır.

Aşk varsa hizmet mutlaka vardır. Çünkü aşkın temel niteliği paylaşmaktır. Paylaşmayan gönülde yeşermeyecek bir numaralı değer, aşktır.

Sevebilenleri, paylaşabilenler olarak tanıtmaktan asla çekinmeyin!

Bu gerçek bizi şuraya getiriyor: Hizmetsiz aşk bir kuru yalandır. Bunun içindir ki, bütün Allah adamları aynı anda birer hizmet adamıdır.

Gönül sermayesi olmayan ve bu yüzden iyi ve güzel adına bir şey üretemeyen, fakat Allah adamının hakkı olan onur ve itibara göz dikmekten de bir türlü kendini alamayan tip ise din tüccarı veya saltanat dincisidir.

O, hiçbir şey vermez; hep alır. Önce aldatarak, hileler sergileyerek alır. Ayağını sağlam basınca da zorla, zorbalıkla alır. Saltanat dinciliğinin temel niteliği budur.

Din sınıfı yaratıldığında, bunun zorunlu sonucu saltanat dincilerinin ortalığı sarması ve Allah adamlarının ortadan çekilmesi olacaktır.

Bu bir varlık kanunudur. Böyle olduğu içindir ki:


Kur'an resmî mâbet ve din sınıfından nefret etmekte, tüm yeryüzünü mâbet görmekte, Yaratan ile yaratılan arasına birilerinin sokulmasını ve Allah'a kulluk için birilerine komisyon ödenmesini en zehirli dinsizlik yani şirk olarak tanıtmaktadır...

Din tüccarı veya saltanat dincisi, hakkı olmayan itibarı devşirmek için kisveye, slogana, şekle, geleneklere, tabulara sığınan ve bu sığınmaya dil uzatanları susturmak için sürekli aforoza başvuran bir müflistir.

Saltanat dincisi, müflis ve iblistir. Onun iflas ve iblisliğini anlatmak için ben, 'Kur'an Açısından Şeytancılık' adıyla üç yüz küsur sayfa yazdım.

Gönül sermayesi bitmiş olan saltanat dincisi, şekli ve kabuğu ilahlaştırarak kitleyi durmadan fotoğrafa teslim eder.

Saltanat dincisi din tüccarı, gerçekten fotoğrafa tapan bir talihsizdir. Bu örtülü putçuluğunu kutsal göstermek için, aralıksız bir biçimde, Allah'ın dinini yozlaştırır, ruhundan uzaklaştırır ve sömürür, Kitlenin gönül sermayesine sahip olmaması için gece-gündüz demeden çalışır. Çünkü onun hayatı, gönül sermayesinden nasip alamayan kof bir din kuralcılığının varlığına bağlıdır. Bunun içindir ki o, gönül ve şuur sermayesi güçlü dindarların vücut bulmaması için bütün et, kan ve mal sermayesini seferber eder.

Saltanat dincisi, Allah adamı deyimine de karşıdır.

Allah adamlığı giysi ile, duvarla, kavukla, çilesiz devşirilen yaftalarla elde edilemez. Bu yaftalara tenezzül etmeyen namsız-nişansız hizmet erlerinin kitlelere sunduğu sonsuzluk coşkusunu hasetle karışık bir öfkeyle karalar din tüccarı...


FİTNE VE FESAT

Saltanat dincisi, Allah adamını karalamak, etkisiz kılmak uğruna akla gelen bütün fesat türlerini kullanır. Güneşi balçıkla sıvamak için çırpınır durur. Kitlenin gönlüne aydınlık akıtanlara çamur sıçratır. Bütün ömrü fesat ve fitne üretmekle geçer din tüccarının. Sohbetlerinin konusu fesat, bayramı-seyranı fesattır. Büyük İkbal onu, 'Fî sebilillah diyerek fesat üreten bir makine'ye benzetmiştir.

Allah adamının hiç ayıp aramayan, fakat hep affeden erdirici psikolojisi, din tüccarında hep ayıp arayan, fakat asla affetmeyen bir şeytanî tecelliye dönüşür. Bu psikoloji, din tüccarının gözünü şaşılaştırmış, karartmıştır. İyi ve güzel adına hiçbir şeye bakamaz, baksa da göremez.

Din tüccarı, ürettiği değerlerle değil, giydiği elbise, sığındığı duvar ve patentle övünen aşırmacı, ucuzcu, asalak bir varlıktır.

Sultan Veled burada, 'İdris giysisine bürünmüş iblis' ifadesini kullanmaktadır. (bk. Maarif, 334)

İdris ahlakına sahip olduğu halde İdris elbisesi giymeyen Allah adamının erdirici tavrı, din tüccarında tersine işler: O, iblis ahlakına sahip olduğu halde İdris giysisine bürünür. Ve sanır ki, bu İdris fotoğrafı onu İdris yapar...

Saltanat dincisi, katranını gizlemek için sürekli paravan kullanmak zorundadır. Çünkü o, olduğu gibi görünmemek zorundadır.

Olduğu gibi görünmek, Allah adamını onur burcuna çıkarırken, din tüccarını bir tufan gibi helâk eder. Neden mi?

Allah adamının iyileri, din tüccarının ise kötüleri örtülüdür. Ve yıkım işte budur.

Zaman üstü kitap, işte bunun içindir ki, son hesap gününü 'sırların ortaya döküldüğü gün' ve 'gözlerle gönüllerin yer değiştirdiği gün' olarak tanıtmaktadır. (bk. Tarık, 9; Nur, 37)


Current Time: Thu Aug 28 23:47:32 MST 2008
.:: Contact :: Home ::.

Powered by: FUDforum 2.7.4.
Copyright ©2001-2006 FUD Forum Bulletin Board Software