Sevan Nişanyan’ın Etimoloji Fetişizmi

Share

Sevan Nişanyan’ın Etimoloji Fetişizmi

Yasin Çolak
25 Şubat 2013
www.19.org

Bismillah Rainbow

 

Yeryüzündeki hiçbir dil arı ve katışıksız değildir. Bütün diller az veya çok başka dillerden kelime alışverişinde bulunur. Sosyal, kültürel, felsefik, tarihi, ticari ve dini şartlar bu alışverişin belirleyici kriterleri durumundadır. Adeta yaşayan birer organizma gibi olan diller, hayatlarını devam ettirmek için bu alışverişten aldıkları vitaminleri (kelimeleri) kullanmak durumundadır. Bu kaçınılmaz durumun istisnası neredeyse yok gibidir. Benzer şekilde hiçbir dil, ilk ortaya çıktığı durumdaki gibi de kalmaz. Tarihsel gelişim sürecinde bütün diller, başka dillerle etkileşimde bulundukları gibi kendi içlerinde de dönüşüme ve gelişime uğrarlar. Bu linguistik gerçek; birçok etkene bağlı olarak, o dildeki kelimelerin zaman içinde anlam kayması/mana değişimi/kelime ölümü veya kelimenin bambaşka bir anlamla yeniden doğması gibi durumlarla karşımıza çıkar.

Unutulmaya yüz tutmuş bir kelime birçok sebebe bağlı olarak birden bire kendisine kullanım alanı bulabilir. Ya da başka bir dilden ithal edilen bir kelime, orijinal dildeki anlamını az veya çok kaybederek/değiştirerek misafir olduğu yeni dilde kendine yer edinebilir. Yahut bambaşka bir anlam yüklenebilir. Diller hamile kalmayı ve sürekli yeni çocuklar (sözcük) doğurmayı sever. Bu çocuklardan (kelimelerden) bazıları, o dili konuşan insanlar tarafından şefkat görüp yaşatılırken, bazıları da maalesef (ya da iyi ki) ölürler. Bazen de ikizi olan kimi kelimelerden biri üvey evlat muamelesi görür ve tüm ilgi diğer çocuğa (sözcüğe) kayar. Tıpkı bu paragrafın yazarının ‘sözcük’ mü ‘kelime’ mi deme konusunda tercihini daha çok “kelime”den yana kullanması gibi…

Dilin bir başka hususiyeti de can çekişen kelimelere sahip olması ve bu kelimeleri bazen ısrarla korumaya çalışırken kimi zaman da bu özelliğini muhafaza etme konusunda çok hassas davranmayı gerekli görmemesidir.

Her dil gibi Arapça da, hem kökeni, hem ortaya çıkışı hem de tarih boyunca kullanımı açısından birçok değişime, gelişime, kelime kaybına uğramış; başka dillerden kız (sözcük) alıp, damat (kelime) vermiştir.  Sevan Nişanyan’ın bunları bilmemesi mümkün değildir. Zira kendisi dilbilimi konusunda mesai harcamış ve bu konuda kitaplar yazmış bir insandır. Lakin Nişanyan; I. Teoloji Sempozyumu’nda yaptığı “Kuran’ın Kültürel ve Terminolojik Kökenleri” başlıklı sunumla, çok iyi bildiği bu gerçekleri sırf Kuran’ın Allah kelamı olmadığı şeklindeki düşüncesini savunabilmek adına maalesef saptırmış ve sunumunu bir çeşit “dilbilimsel inkar manifestosu”na dönüştürmüştür.

Şimdi Nişanyan’ın tezine temel olarak ortaya koyduğu Arapça’nın Aramice’den evrildiği ve Aramice olmadan Arapça’nın da olmayacağı şeklindeki düşünceyi inceleyelim… Ayrıca Nişanyan’ın “Arapça sadece küçük ve basit notlar almayı sağlayacak ilkel bir dildi” şeklindeki argümanını tarihsel veriler ışığında değerlendirelim.

Arapça’nın Tarihi

Arap yazısı Nişanyan’ın iddiasının aksine en eski yazılardan biridir.[1] Arkeolojik araştırmalar bu yazının Hicaz bölgesi dışından Hicaz’a geldiğini göstermektedir. Öyle ki, Hicaz ve dolaylarında bu yazıya ait birçok kitabi nakışlar elde edilmiştir.[2] Arapça’nın kökenini oluşturduğu bilinen Himyeri yazısı, bu yazıyı kullanan Himyerlilerin yıkılışından sonra yerini Nebat yazısına bırakmış ve bu Nebat yazısı daha sonra Arapça’nın temelini oluşturmuştur.[3] Adı geçen bu Nebat yazısıyla ilgili elimizde Ümmü’l-Cimâl (m.250) ve en-Nemâre (m.328) kitâbeleri bulunmaktadır.[4] Benzer kitabelerden ve yazıtlardan ünlü tarihçi Muhammed Hamidullah da bahsetmektedir. Hamidullah’ın “Hz. Peygamberin Altı Orijinal Mektubu” adlı kitabında resimlerini de paylaşarak yer verdiği İslam öncesi döneme ait yazıtlardan bazıları şunlar;

  1. Zebed Kitabesi (m. 512 tarihli)
  2. Asis Dağı Kitabesi (m. 568 tarihli)
  3. Harran Kitabesi (m. 500 tarihli)[5]

Arap yazısının Nebat yazısının evrilmesi sonucu ortaya çıkmasının sebeblerinden biri de aslen Arap olan Nebat ırkının Araplarla ticari ilişkiler kurmuş olmalarıdır.[6] Cahiliye devri olarak bilinen dönemin sonlarına ve İslam’ın ilk dönemlerine ait elimizde herhangi yazılı bir metin olmasa da kaynaklar, bize bu dönemde bazı Arapça yazılı vesikaların olduğunu haber vermektedir. Bu konuda Necati Akbaş şunları yazıyor:

“Mesela, İbnü’n-Nedim’in bildirdiğine göre, el-Me’mun’un kütüphanesinde Hz. Peygamber’in ceddi Abdülmuttalib b. Haşim hattıyla bir vesika mevcuttu. Mekke’nin ticaret merkezi oluşu, Mekkeliler arasında yalnız Şîmâlî Arap yazısının yayılmasını değil, sayıları azda olsa, Yemen’de kullanılan müsnedi bilenlerin bulunmasını da gerektiriyordu. İslamiyet’ten önce Araplar arasında yazı herhalde sanıldığından çok kullanılıyordu. Nitekim bu devirde Musevîlerin ve Hıristiyanların elinde İbrânî ve Süryânî dillerinde kitaplar bulunuyordu. Hatta bu arada bazı Arapça metinlerin bulunduğu da düşünülebilir.[7]

İslam dininin Araplar arasında tebliğ edilmeye başlandığı dönemin hemen öncesi ve sonrasında bir takım Arapça yazılı metinler olduğuna dair ciddi tarihsel verilerle karşı karşıyayız. Bu yüzden Arapça’nın yedinci yüzyılın ilk dönemlerindeki durumu, Sevan Nişanyan’ın iddia ettiği gibi “Ebu Kasım devesini sattı, on dirhem aldı” gibi basit ticari konulara veya “Falanca öldü, iyi adamdı” gibi günlük konuşmalara ait olabilecek notlardan ibaret değildi. Bir başka değişle adı geçen dönemde Arapça, ciddi metinler yazılabilecek derecede gelişmiş bir dil idi.

Mesala Varaka b. Nevfel’in Arap yazısını bildiği ve İncil’i Arap alfabesiyle yazdığı iddia edilir. Bu bilgi, Arapça’nın en azından İncil çevirisi yapılabilecek kadar gelişmiş bir dil olduğunu göstermesi açısından önem arzetmektedir.[8]

Arap yazısının gelişmiş bir yazı dili olduğunun kanıtlarından biri de İslam öncesi döneme ait olan Muallakalar, yani Arap şiiridir. Nişanyan’ın, Muallakalar’la ilgili yaptığı “bu şiirlerin hiç biri elimizde yoktur. Sözlü geleneğe ait olan bu şiirler çok sonraları yazıya geçirilmiştir” tesbiti doğru ama eksik bir tesbittir. Bu şiirlerin daha sonra yazıya geçirilmesi o şiirlerin papirüslere yazılarak Kabe’nin duvarına asıldığı gerçeğini değiştirmemektedir. Bütün tarihi kaynaklar, İslam önceki dönemde Mekke’de düzenlenen panayırlardaki şiir yarışmalarında birinci gelen şiirlerin Kabe’nin duvarına asıldığı konusunda hemfikirdir. Bundan çıkan sonuç çok net şekilde göstermektedir ki Arapça; edebi yönü güçlü bu şiirleri yazıya dökebilecek kadar gelişmiş bir imlaya ve dilbilgisine sahipti.

Yine kaynaklar bize cahiliye dönemi Araplarının kabile savaşlarını, kahramanlık hikâyelerini ve atasözlerini yazıya geçirip bu konuda derlemeler oluşturduklarını haber vermektedir.[9] Örneğin, Bişr b. Ebi Hazim (ö. 590)’ın şöyle dediği kaydedilmiştir;

“Temimoğullarının bir kitabında, koşmaya en uygun atın, ödünç alınan at olduğunu gördük (okuduk).[10]

Peygamber dönemi Arapçasının basit notlar alabilecek düzeyde bir dil olmadığının kanıtlarından biri de Hz. Muhammed’in çeşitli hükümdarlara yazdığı mektuplardır. Bu mektupların içeriği Nişanyan’ın iddia ettiği gibi “falanca öldü, iyi adamdı” düzeyinin çok üstünde bir üsluba ve dile sahiptir.[11]

Hadis metinleri de Arapça’nın ayrıntılı yazılar yazabilecek kadar olgunlaşmış olduğunu göstermesi açısından önemli bir delildir. Elimizdeki en eski hadis koleksiyonu peygamberin ölümünden yüz elli yıl sonrasına aittir. Sünni dünyasının en sahih kaynak olarak kabul ettiği Buhari ise peygamberden 230 yıl sonra derlenmiştir. Yalnız burada önemli olan bizzat peygamber döneminde hadis yazmaya teşebbüs edilmesidir. Bu teşebbüs önce peygamber daha sonra da Kuran mesajını anlamış muvahhid müslümanlar tarafından engellenmiş, hadis mecmuaları yakılmış, hatta hadis rivayetini meslek edinenler cezalandırılmıştır. Konumuz açısından dikkat çekici olan husus bazı insanların hadis yazmaları, en azından bu girişimde bulunmuş olmalarıdır. Eğer Arapça basit bir dil olsa idi hiç kimse hadis yazmaya teşebbüs edemeyecek çünkü Arapça’nın o dönemdeki imkânları buna fırsat vermeyecekti. Hâlbuki hiçbir rivayette “hadisleri yazacaktık ama Arapça; gerek imlası, gerek grameri, gerekse de söz dizimi olarak yazı yazmaya imkan vermiyordu” gibi bir bilgiyle karşılaşmıyoruz. Aksine rivayet kitaplarında şu bilgilere rastlıyoruz:

Said b. Cubeyr: “Abdullah b. Abbas’ın yanında yazı tahtalarında (elvah) yer kalmayıncaya kadar yazar; daha sonra nalınlarımın üzerine yazmaya devam ederdim.” demektedir.[12]

Sahabiye Selma, Abdullah b. Abbas’ın Peygamberin bazı fiillerini levhalar üzerine eşi Ebu Rafi’den yazdırdığını bildirmektedir.[13]

Mucahid b. Sa’id, Şa’bi’nin sadakat ve feraize dair üç tomar yazı malzemesini birine imla ettirdiğini gördüğünü bildirmektedir.[14]

Ya’kup b. Ata babası Ata b. Ebi Rabah’ın sahifesini “Babam buradakilerin hepsini sahabeden işitmiştir.” sözleriyle gösteriyordu.[15]

Son olarak hatırdan çıkarılmaması gereken bir başka durum da Mekke’nin İslam öncesi dönemdeki jeo-politik durumudur. Bilindiği üzere Mekke, dönemin merkez şehirlerinden biri durumundaydı. Panayırlara gelenler, Hacc görevini ifa eden hacılar, ticaret kervanlarıyla gelip geçenler; şehri bir ticaret merkezi yapmıştı.[16] Şehir meclisi (nedve), danışma meclisi (meşure), liderlik (kıyade), mabedin idaresi (sedana), Kabe’nin muhafazası (hicabe), hacılara su temini (sikaye), Kabe’nin kutsallığının çiğnenmemesini sağlamak (imaratul-beyt)[17] gibi kurumları olan bir şehirdi. Böyle bir şehrin hiç yazı bilmeden, yazıyı kullanmadan yönetilmesi mümkün olmasa gerek. Tüm bu kurumlar; yazılı anlaşmaları, ticari sözleşmeleri, belli bir hukuki gelişmişliği ve yazılı metinlerin olması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Son olarak Kuran’ın bizzat kendi tanıklığı da Arapça’nın yazılı bir metin oluşturmaya yeterli olabilecek düzeyde gelişmiş bir dil olduğuna delildir. Bu konudaki ayetlerden bazıları şunlar;

68:1 Nun, Kaleme ve yazdıklarına andolsun

6:7 Sana kağıt üzerine yazılı bir kitap indirseydik ve elleriyle dokunsalardı…

52:3 Ki parşömen (rakk) üzerine yayımlanmıştır

2:282 İnananlar! Belirli bir süre için birbirinize borç verdiğiniz zaman onu yazın. Sizden bir yazıcı onu adaletle yazsın. Yazıcı, ALLAH’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Borçlanan kişi de dikte ettirsin (…) Borçlanan kişi aklı ermez, veya çaresiz, ya da dikte etmekten aciz ise velisi adaletle yazdırmalı. (…) Az olsun, çok olsun, ödeme tarihi ile birlikte onu yazmaktan üşenmeyin. (…) Yalnız, ticaret peşin olursa onu yazmamanızda bir sakınca yok. Alışveriş yaptığınızda tanıklarınız bulunsun. Yazana da tanığa da zarar verilmesin…

Sonuç olarak; kitabeleri, atasözü derlemeleri, şiirleri, kutsal kitap çevirileri, diplomatik mektupları, ticari anlaşma metinleri olan bir dili Nişanyan’ın ilkokul düzeyinin “Ali topu tut/Ayşe ip atla” basitliğine indirgemesi tarihsel bilgilere tamamen aykırıdır.

Rakşlar Meselesi

Sevan Nişanyan, I. Teoloji Sempozyumu’ndaki sunumunda Arapça harflerin noktalamasının (rakş) geç döneme ait bir düzenleme olduğunu ve bunun peygamber döneminde kullanılmadığını iddia etmiş ve iddiasını sanki bu konuda karşıt herhangi bir tarihi bilgi yokmuş gibi dinleyicilere sunmuştur. Durum hiç de Nişanyan’ın iddia ettiği gibi değildir. Rakş özelliğinin hem peygamber döneminde hem de peygamberden çok kısa süre sonrasında da bilindiğini ve kullanıldığını birçok tarihsel kayıt bize göstermektedir. Rakş bilgisi Nişanyan’in iddia ettiği gibi dört halife döneminden sonrasına ait bir özellik değildir. Muhammed Hamidullah’ın kaleminden okuyalım;

“George Miles (bk. Early Islamic Inscriptions near Ta’if in the Hijaz, Journal of Near Eastern Studies, Usa, 1948, VII/4, s. 240) Mekke’nin güney doğusunda, Taif şehri yakınlarında bir tepe üzerinde bulunmuş bir kitabeyle ilgili fotoğrafla birlikte bir makale yayımlardı.(…) Makalenin yazarı Miles, bu kitabedeki kelimeler üzerinde modern yazıya göre 47 nokta bulunması gerektiğini, asgari 10 tanesinin kendi çektiği resimde belirgin olarak görüldüğünü, diğer üç kelime üzerinde ise çok belirsiz noktalar bulunduğunu belirtiyor.(…) Görüldüğü gibi, rakş, hicri 58 yılına ait bir kitabede kullanılmaktadır.[18]

“Arap müelliflerin söylediklerine bakılırsa uzun bir süre alfabedeki harfleri birbirinden ayıt etmek için noktaların icat edilmesinin hicri I. Asırın ikinci yarısından önce ortaya çıktığına inanılmasına rağmen gerçek şudur ki, bugüne kadar bulunan en eski papirüs hicri 22 yılına ait olup Erzherzog Rainer koleksiyonuda muhafaza edilmektedir.[19]

Kitabeler ve vesikalar bir yana bizzat peygamberin harflerin yazımında noktaların kullanılmasını söylediğine dair rivayetler de mevcuttur.[20] Yine başka bir rivayette İbnü’l Esir, peygamberin “ya ile ta arasında ihtilaf ettiğiniz zaman ya ile yazın” dediğini rivayet eder.[21]

Tüm bu tarihsel verilere rağmen elimizde Kuran’ın peygamber dönemine ait bir versiyonu bulunmadığı için ilk Kuran nüshalarında noktalama işaretlerinin bulunup bulunmadığına dair kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Gayet açık olan husus şudur ki, rakş sistemi, Arap dilinde hem peygamberden önceki dönemde, hem peygamber döneminde hem de daha sonraki dönemlerde bilinmekteydi. Ebced sistemi Arap alfabesindeki 28 harfin her birisine bir sayı değeri verilmesiyle oluşur. Bu nedenle benzer biçimde yazılan harflerin noktalarla birbirinden ayrılması gerekir.  Bu sistem Kitabun Markum, yani Rakamlanmış Kitap olan Kuran döneminde kullanılıyordu.  Sitesinde yayımlanan bir makalesinde Edip Yüksel konuyla ilgili olarak şu tartışmayı sunuyor:

“Kuran’ın vahyedildiği dönemde Araplar Ebced alfabesini ve sayı sistemini kullanıyorlardı. Daha sonra bu orijinal sistem yedinci ve sekizinci yüzyıllarda Emeviler döneminde her nedense değiştirilmiştir. Bunun değiştirmenin sebebi olarak ileri sürülen harfleri öğretme kolaylığı olabilir; ama Kuran döneminde kullanılan bir sayı sistemini değiştirmiş oldular. Bu, aslında Kuran’ın bilgisine karşı yapılan bir ihanet idi. Her ne hikmetse bizim sünnetçi K+S, bu bidate sahip çıkıyor ve Kuran döneminde kullanıldığı tarihi delillerle isbat edilmiş olan Ebced sistemini Kuran’da aradığımız için bizi bidat çıkarmakla suçlayabiliyor. Kuran, döneminde İNSANLARIN ÜRÜNÜ OLAN Arap dilini kullandıysa, aynı dönemde aynı insanlarca kullanılan bir sayı sistemini de kullanmış olmasından daha makul ne olabilir? Nitekim, 19 sistemi yoluyla Allah’in isimleri üzerinde yaptığımız incelemeler Kuran’ın ebced sayı sistemini kullandığını konuya ideolojik bir bağnazlıkla yaklaşmayan herkese kanıtlamış bulunuyor.”

“Kuran ayetlerini muskaya çevirip suistimal eden sahtekar dinadamları ve üfürükçüler Ebced sistemini de suistimal etmişlerdir. Ama, Ebced sisteminin Emevi kralı Mervan döneminde değiştirilmesinden sonra Ebced sistemi hakkında uydurulan cahili efsaneleri ve palavraları ciddiye alan, ve o hikayeleri kullanarak Ebced sistemini bir hurafe olarak göstermek cehaletin bir ürünü değilse fitnenin bir ürünüdür. Kuran’ın vahyi döneminde peygamber başta olmak üzere tüm müslümanların bilip kullandığı bir yazı ve sayı sistemini “peygamber sünnetine tabi olma” bahanesiyle reddetmek ve sapıklık olarak nitelemek anlaşılır bir tavır değildir.”[22]

Bu konuda yine Kuran’ın tanıklığına başvurduğumuzda imla olarak bir takım özelliklerin olduğunu ve Kuran’ın yazımının bazı hassas özellikler gösterdiğini görüyoruz. Mesela, 96:1 ayetinde geçen “bism” ifadesiyle Besmele’deki “bsm” arasında telaffuz açısından bir fark olmamasına rağmen yazımlarının farklı olması, vahyin sadece sesli değil aynı zamanda görüntülü olabileceğini de göstermektedir. Yine Kuran’ın matematiksel sisteminden hareketle 7:69 ayetindeki bastatan kelimesinin “sad” ile değil de “sin” ile yazılması gerektiğinin öngörülmesi ve bu öngörünün eski nüshalar tarafından doğrulanması dikkat çekici bir durumdur.[23]

Kuran’ın Kitap Haline Getirilişi

Nişanyan’ın bir başka iddiası da Kuran’ın kitap haline getirilmesinin peygamberden çok daha sonraki dönemlerde yapıldığıyla ilgilidir. Bu iddiasını temellendirmek için kullandığı argümanlar da doğru argümanlardır. Kuran’a inanmayan bir insan sıfatıyla Nişanyan’ın bu konudaki rivayetlerden işine gelenleri seçmesi anlaşılır bir durumdur. Fakat kendisi bir Kuran eleştirmeni olarak değil de objektif ve analitik düşünen bir dilbilimci gibi davransaydı, kullandığı kaynaklarda, iddiasının tam tersini savunan veriler olduğunu da gündeme getirebilirdi.

Nişanyan, bunu yapmadığı için biz de bu konudaki tarihsel verileri uzun uzadıya değerlendirmeyeceğiz. Sadece birkaç hususu hatırlatmakla ve sonra bu konuda Kuran’ın kendi tanıklığına başvurmakla yetineceğiz. Tabii, Nişanyan’a Kuran’daki bilimsel ve matematiksel mucizeleri hatırlatıp bunları -eğer yapabiliyorsa- çürütmesi şeklindeki meydan okumamızı yapma konusunda tereddüt etmeyeceğiz. Eğer kendisi bu meydan okumayı ciddiye alıyorsa ve cesaret gösterebiliyorsa; Kuran Araştırmaları Grubu tarafından hazırlanan “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” ve Edip Yüksel’in “Üzerinde 19 Var” adlı kitaplara bir reddiye veya antitez yazabilir.

Kuran’ın yazıya geçişiyle ilgili rivayetleri kısaca da olsa değerlendirecek olursak:

Klasik anlayışa göre Kuran, peygamberin ölümünden sonra halife Ebu Bekir döneminde kitap haline getirilmiş ve sonra da Osman döneminde çoğaltılmıştır. Kaynaklarda bu görüşü destekleyen rivayetler mevcuttur.

Yine aynı kaynaklarda Kuran’ın bizzat peygamber döneminde yazıldığına, kitap haline getirildiğine dair bilgiler de mevcuttur.

Meselenin tarihsel yönüyle ilgilenenler ve bu konudaki verileri incelemek isteyenler Muhammed Hamidullah’ın “Kur-an Tarihi” adlı kitabını ve El Azami’nin yine aynı ismi taşıyan çalışmasını okuyabilirler. Bu konudaki bir başka çalışma da Osman Keskioğlu’nun “Nüzülünden Günümüze Kuran-ı Kerim Bilgileri” adı kitabıdır.

Tarihsel verilerden hareketle Kuran’ın peygambere vahyedildiği şekliyle bize kadar intikal ettiğini savunabileceğimiz gibi, bunun tersini de savunabiliriz. Eldeki veriler her iki görüşe de fazlasıyla delil sağlayacak malzemeyle doludur. Meseleyi Kuran’a götürdüğümüzde karşılaştığımız gerçek ise şudur;

20:114 … Sana vahyi tamamlamadan önce Kuran’da acele etme…

17:106 Uzun bir zaman dilimi içerisinde halka okuman için ayırdığımız bir Kuran’dır. Onu topluca indirmiştik.

87:6 Seni okutacağız; sen de unutmayacaksın.

75:16-19 Onu aceleye getirip dilini oynatma. Onu toplamak da okutmak da bize düşer. Biz onu okuduğmuz zaman, onun okunuşunu izle. Sonra onu açıklamak da bizim görevimizdir.

25:32 İnkarcılar, “Kur-an, ona neden bir defada indirilmedi,” dediler. Biz böylece onu belleğine yerleştirmekte ve onu belirlenmiş bir dizilişe göre okumaktayız.

15:9 Kuşkusuz zikri biz, evet biz indirdik ve onu koruyacak da elbette biziz.

Belirtmek gerekir ki, eğer bir kitap size kendisinin Allah katından olduğunu söylüyorsa ve bunu yine kendi sözüne dayandırıyorsa bu bir paradokstur; ta ki, o kitap size insan ürünü olmadığını kendi içindeki özelliklerle ispatlayana dek… Kuran da bu açıdan insan ürünü olamayacak özelliklerle doludur. Dolayısıyla bu paradoksu kendi adına çözmüştür.

Kuran’da Arapça Olmayan Kelime Var mı!

Sevan Nişanyan, sempozyumdaki konuşmasında Şafii’in “Kuran’da Arapça dışında kelime olmadığı” görüşünü dile getirmiştir. Konuşması boyunca Kuran’da Arapça olmayan birçok kelime bulunduğu vurgusu yapan Nişanyan’ın, Şafii’in bu görüşünü dile getirerek vermek istediği mesaj tam olarak nedir anlamış değiliz. Acaba, Şafii’nin görüşünün tüm müslümanlar tarafından kabul edilen bir görüş olduğunu zannedip bunun yanlış olduğunu ortaya koymak suretiyle Kuran’a karşı bir zafer mi ilan etmek istemiştir!

Şafii’nin, Kuran’da Arapça dışında kelime olmadığını iddia ettiği doğrudur. Şafii’nin böyle bir iddiada bulunmasının sebebleri üzerinde duracağız ama önce Kuran’da yabancı kelime olup olmadığı hususundaki görüşümüzü temellendirelim.

Yeryüzünde hiçbir kitap yoktur ki içerisinde yazıldığı dile ait olmayan başka kelimeler bulunmasın. Elbette Kuran’da da yabancı kökenli kelimeler vardır. Olmaması da mümkün değildir. Birçok müslüman alim de bu kanaattedir.[24] Çünkü Kuran, ilk muhatapları olan Arapların kullandığı dili kullanmaktadır. Yedinci yüzyıl Arapları izole bir toplum değildi. Komşu ülkelerle kültürel alışverişte bulunmaktaydılar. Bir ticaret merkezi olan Mekke, birçok dini kültürün buluştuğu ve birleştiği bir merkezdi. Ticaretin yaygın olarak yapıldığı, çeşitli komşu ülkelere gidiş gelişlerin fazla olduğu bir şehirdi. Böyle bir merkezde Arapça’nın başka dillerden kelime alışverişinde bulunmaması mümkün değildi. Kadim bir kültür havzası olan Arap yarımadasında Arapçalaşmış birçok yabancı kelime bulunması ve bunun toplum içinde kullanılması gayet normal bir dilsel realiteydi.

Her dilde yabancı kelimeler bulunur. Bu yabancı kelimeler bazen orijinal kökenlerindeki anlamla kullanılırken, çoğu zaman da transfer oldukları dilde yepyeni bir anlam kazanırlar. Kuran, Arapça kökenli olmayan kelimeler içeriyor diye Arapça olmayan bir kitaptır iddiasında bulunmak mümkün değildir. Sevan Nişanyan, sempozyumdaki konuşmasında Türkçe olmayan birçok kelime kullandı diye kendisini Türkçe konuşmamış olmakla mı eleştireceğiz! Ya da bu yazıda yabancı kökenli kelimeler var diye, okuduğunuz yazı Türkçe değildir mi diyeceğiz?

Kuran’da, Kuran’ın Arapça bir kitap olduğuna dair ayetler vardır. (12:2, 43:3, 26;195, 42:7, 39:28) Eğer Nişanyan, Kuran’da Arapça kelimeler olduğunu söylerken bu ayetlerle gerçeğin çeliştiği gibi bir düşünceyle hareket ediyorsa yanılıyor. Çünkü 12:2 ve 43:3 ayetlerinde Kuran’ın Arapça oluşu ‘akletme’ ve ‘düşünme’ ile irtibatlandırılırken; 26:195 ve 42:7 ayeti de ‘uyarma’ ile irtibatlandırılıyor. 39:28 ayetinde ise ‘sakınma’ vurgusu yapılıyor.[25]

Şafii’nin, Kuran’da Arapça dışında kelime bulunmadığı gibi bir tez ileri sürmesinin sebeblerine geçmeden önce bu bahsi, Kuran’daki Arapça olmayan kelimelerle ilgili olarak Ibn Atiyye’nin görüşünü paylaşarak kapatalım;

“İhtilaf konusu olan bu lafızlar, gerçekte yabancı kökenlidir. Ancak şu da var ki, Araplar bu kelimeleri kullanmışlardır. Arapçalaştırmışlar ve böylece sözü edilen kelimeler Arapça olmuşlardır. Kuran’ın dilleriyle nazil olduğu halis Araplar ile diğer diller arasında, ticaret ve Kureyş’in kış ve yaz yolculukları dolayısıyla, bazı kelime alışverişleri olmuştur. (…) İşte bu şekilde dillerine girmiş olan yabancı kelimelerden bazılarının harflerini değiştiren Araplar, telaffuzu zor yabancı kelimeleri de Arap dilinin telaffuzuna uyarlamışlardır ve bunları şiir ve konuşmalarında kullanmışlardır. Böylece, söz konusu kelimeler sahih Arapça haline gelmiş ve Kuran’da bu Arapça standartlarına göre inmiştir”[26]

Şafii’nin böyle bir iddiada bulunmasının sebeblerine gelince;

1-      Şafii, ehli rey ekolüne düşman bir ehli hadis taraftarıdır ve bu konudaki tavrını ehli hadisten yana koymuştur.

2-      Şafii, Arapça’nın bütün dillerden üstün olduğunu hatta cennete bile Arapça konuşulduğunu düşünen bir Arap ırkçısıdır.

3-      Şafii, Mutezile’ye ve onun temsil ettiği akılcı düşünceye düşmandır. Kendisini her zaman bu düşmanlık doğrultusunda konumlandırmıştır.

4-      Şafii, Kuran’ın anlaşılmasından ziyade, Arap toplumunun milliyetçi gururunu okşayan, “üstün ve kutsal nitelikli bir Arapça” fikrinin yaygınlaşmasına katkıda bulunmuştur.[27]

Nişanyan’ın Ziyan Olan Vakti

Yazımızın bu bölümünde Sevan Nişanyan’ın Kuran’da geçen bazı kelimelerin ne anlama geldiğini kavramak için çok fazla vakit kaybettiğini açıklamaya çalışacağız. Eğer Nişanyan bir takım Kuran-i kavramları anlamak için Aramice’ye, Süryanice’ye, Tevrat’a, İncil’e, Farsça’ya veya Yunanca’ya başvurmak yerine Kuran’ın bizzat kendisine başvursaydı bu kelimelerin ne anlama geldiğini daha kolay ve pratik bir yöntemle öğrenmiş olurdu. Böyle bir yöntemi takip etmek için ille de Kuran’a inanmak gerekmez. Eğer Kuran objektif bir gözle incelenirse; dil’i çok hassas bir şekilde kullandığı, kelimeleri özenle seçtiği, herhangi bir ayetteki bir kelimenin anlamını bir başka ayetle açıkladığı rahatlıkla görülebilir. Öyle ki, eğer Kuran’ın kelimeleri, çeşitli kullanımları ve kökü dikkate alınarak Kuran içinde karşılaştırmalı bir analize tabii tutulursa, birçok ayet hiç başka bir kaynağa veya dile başvurmadan anlaşılabilir. Kuran, gerçekten de kendi kendisini açıklayan ve Allah’ın öğrettiği bir kitaptır.

Nişanyan’ın örneklerinden bazılarını inceleyelim;

Din Günü

Nişanyan’ın iddiasına göre 1:4 ayetinde geçen “din günü” tabiri Süryanice kökenlidir ve bu ifade “yargı günü” anlamına gelir. Yine Nişanyan’a göre bu ifadenin ne anlama geldiğini anlamak için ifadenin Süryanice’deki durumundan haberdar olmalıymışız, aksi taktirde anlamakta zorlanırmışız.

Kuran’ı anlamak için hadise, sünnete, siyere ve esbab-u nüzule davet edilmiştik ama Süryanice’ye davet edilmemiştik. Nişanyan, ne kendisi ne de bizim için zahmet buyurmasın; 1:4 ayetindeki “din günü” ifadesini anlamak için Süryanice’ye gitmiyoruz. 82: 15-19 ayetlerini okuyunca manayı anlıyoruz.

82:15 Din Günü oraya girerler

82:16 Oradan hiç ayrılmazlar

82:17 Din Günü’nün ne olduğunu bilir misin?

82: 18 Evet, Din Günü’nün ne olduğunu bilir misin?

82:19 O gün kimsenin kimseye yardımı dokunmaz. O gün tüm kararlar yalnız Allah’a aittir.

Ümmi Nedir?

Birçok müslümanın bu kelimenin anlamını çarpıttığı bir ortamda Nişanyan’ı eleştirmek kendisine haksızlık olur. Yine de sayın Kuran eleştirmenine şunu hatırlatalım; Ümmi kelimesinin anlamı için Arap yarımadası tarihine, hristiyanlığa ve museviliğe gitmenize gerek yoktu. Dinleyicilerinizi, Arap medeniyet tarihi ve bu tarihin oluşturduğu kültürel etkileşimler konusunda fazlaca yordunuz. Eğer “ümmi” kelimesinin geçtiği ayetleri (3:20, 3;75, 7:158, 62;2, 2:78) alt alta koyup okusaydınız kelimenin sizin de ifade ettiğiniz gibi “Tevrat ve İncil’i okumamış, o kitaplar konusunda entelektüel bir birikimi olmayan” manasına geldiğini kolayca görürdünüz. Hani belki bu yüzden müslüman olmazdınız ama en azından “Muhammed, Kuran’da bu kelimeyi bu anlama kullanmış” sonucuna çabucak varırdınız.

Nebi Kime Denir?

Kuran, nebi ve resul kelimeleri arasında çok hassas bir ayrım yapar. Nişanyan’ın bu kelimeyi Allah’ın (ya da Muhammed’in) hangi anlamda kullandığını görmesi için yine Kuran’a başvurması yeterliydi. Bu konudaki ayrımı merak ediyorsa, Edip Yüksel’in Müslüman Din Adamlarına 19 Soru kitabının 12. Sorusunu inceleyebilir.

Kuran Nedir?

Nişanyan’a göre Kuran kelimesi, Aramice’den geliyormuş, okuma kitabı anlamındaymış ve Aramice’ye vakıf olmadan bu kelimeyi doğru dürüst anlayamazmışız… İlahilerin yazıldığı kitap manasındaymış. Nişanyan arasın tarasın ve lütfen bir Kuran fihristi bulsun. Eğer herhangi bir Kuran fihristine bakma zahmetine katlansaydı Aramice’den veya başka bir kaynaktan bahsetme gereği duymayacaktı. Bu kelimenin “okuma kitabı” anlamına geldiğini keşfetmek için gerçekten de çok vakit israfına girmiş kendileri. “Kuran” kelimesinin “okuma kitabı” anlamına geldiği tozlu raflardan Aramice sözlükler devşirmeyi gerektirmeyecek kadar açıktır Kuran’da.

Nişanyan’a aynı yöntemi KTB fiili için de öneriyoruz. Bu kökün Kuran’daki kullanımlarını incelemek gerçek manayı öğrenmek için yeterlidir.

Din ve Yasa veya Sistem

Sevan Nişan, Kuran’ı Kuran’la anlamanın yöntemi konusunda bir fikir sahibi olmak isterse, sunumunda gereksiz yere konuyu uzatarak hakkında bilgi vermeye çalıştığı “din” kelimesi başlangıç için gayet uygun bir örnektir. Bu kelimenin anlamı için de Kuran dışı herhangi bir kaynağa gerek yoktur. Bize göre Allah,  –Nişanyan’a göre ise Muhammed– bu kelimeyi Kuran’ın bütünlüğü içinde açıklamıştır. DYN kökünden türeyen kelimelerin Kuran’daki geçişlerini incelemek yeterlidir.

109:6 (De: Ey Kafirler) Sizin dininiz size, benim dinim bana

4:171 Ey Kitap ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söylemeyin

5:77 Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın

3:83 Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa, göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.

40:26 Firavun dedi; “Bırakın Musa’yı, öldüreyim de, Efendisini çağırsın. Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum”

42:13 “Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin”

82:9 “Yoo; Hayır siz dini yalanlıyorsunuz”

30:43 Allah’tan geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmezden evvel yüzünü dosdoğru dine doğrult…”

Monoteizm, Şirk, Hristiyanlık ve Musevilik

Sevan Nişanyan, I. Teoloji Sempozyumu’ndaki konuşmasında bir takım haklı tesbitlerde de bulundu. Bunlardan biri de Mekke ve çevresindeki hristiyan ve musevi nüfusla ilgili olanlardı. Fakat Nişanyan’ın tesbitlerini eksik bırakan husus Mekke’deki putperestliği şirk, Hristiyanlık ve Musevilik’i ise tektanrıcı sistemler olarak ortaya koymasıydı. Halbuki ne putperestler Allah’ı inkar edip puta tapıyorlardı ne de hristiyan ve museviler tektanrıcıydı. Tıpkı bugünkü müslümanların çoğunun muvahhid olmadığı gibi…

Kuran’ın hiçbir yerde Mekke putperestlerinin heykellere taptığını söylememesi bir yana, onlar Allah’ı bilen ve O’na inanan insanlardı.

29:61 Onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı? Güneşi ve Ay’ı kim emrinize verdi?” diye sorsan, “ALLAH,” diye karşılık verecekler. Öyleyse neden sapıyorlar?

23:84 De ki, “Biliyorsanız, yer, gökler ve içlerinde bulunanlar kimindir?”

23:85 “ALLAH’ın,” diyecekler. De ki, “Düşünmez misiniz?”

23:86 De ki, “Yedi göğün Rabbi, büyük yönetimin Rabbi kimdir?”

23:87 “ALLAH.,” diyecekler. De ki, “Öyleyse neden erdemli davranmıyorsunuz?”

39:3 Kesinlikle, din sadece ALLAH’a aittir. O’nun dışındakileri evliya (dostlar) olarak edinenler, “Onlar bizi ALLAH’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” (derler). Ayrılığa düştükleri bu konuda onların arasında ALLAH karar verecektir. ALLAH kuşkusuz, yalancıları ve nankörleri doğru yola iletmez.

Kuran, Nişanyan’ın iddiasının aksine Hristiyanları ve Musevileri tek-tanrıcı olarak nitelendirmez, aksine onları çok sert şekilde eleştirir;

4:117 Kitaplılar! Dininizde sınırı aşmayın. ALLAH hakkında yalnız gerçeği söyleyin. Meryem oğlu İsa Mesih, sadece ALLAH’ın elçisi ve Meryem’e gönderdiği kelimesi ve O’ndan gelen bir candır. ALLAH’a ve elçilerine inanın. “Üçtür,” demeyin. Kendi yararınız için buna son verin. Biricik tanrı yalnız ALLAH’tır. O, çocuk sahibi olmaktan yücedir. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Vekil olarak ALLAH yeter.

5:18 Yahudiler ve Hıristiyanlar, “Biz ALLAH’ın çocukları ve sevgilileriyiz,” dediler. “Öyleyse günahlarınızdan ötürü neden sizi cezalandırıyor? Siz sadece O’nun yarattığı insanlardansınız,” de. Dileyeni/dilediğini de bağışlar, dileyeni/dilediğini de cezalandırır. Göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin egemenliği ALLAH’a ait olup dönüş de O’nadır.

9: 30 Yahudiler: “Uzeyr ALLAH’ın oğludur,” dediler. Hıristiyanlar da, “Mesih ALLAH’ın oğludur,” dediler. Bu, ağızlarından çıkan sözleridir. Önceden inkar etmiş olanların sözlerini taklit ediyorlar. ALLAH onları mahkum eder. Nasıl da çevriliyorlar?

Görüldüğü üzere, Kuran’ın tektanrıcılık vurgusu Mekke’nin otantik dini anlayışına karşı olduğu kadar hristiyan ve musevilerin tanrı anlayışına da karşıydı. Her üç kesimi de eleştiren ve monoteizmi ortaya koyan bir anlayışı gündeme getiriyordu. Bu yüzden “Muhammed’in bölgedeki hristiyanlardan ve musevilerden tektanrı inancını öğrendiği ve bunu putperest Araplara karşı kullandığı” iddiası havada kalan bir iddiadır. Eğer peygamberin tektanrı anlayışı Arap yarımadasındaki hristiyanlardan ve musevilerden etkilenmiş olsa idi bu din mensuplarının tanrı inançları böyle sert ve acımasızca eleştirilmezdi.

Nişanyan’ın “Araplardaki çok tanrıcılık anlayışına dair geleneksel yorumu sorgulamalıyız” şeklindeki yaklaşımı önemlidir ama doğru değildir. Kuran’a ve tarihsel verilere göre Arapları, çoktanrıcı değil de “Tanrı’nın yerine başka ilahlara da (bunlar ille de tahtadan yapılmış putlar değildir) dinsel ve dünyevi otorite isnad eden müşrikler” diye tanımlamak daha doğrudur. Kuran’ın bu tanımlamasına hristiyanlar ve museviler de dahildir.

Hanif Kimdir?

Sevan Nişanya’nın bu kelimeyle ilgili iddiası özetle şöyle; “Hanif kelimesi hem Tevrat’ta hem de İncil’de ‘kirli, dinsiz, putperest’ anlamlarında kullanılır. Muhammed bu kelimenin anlamını bilmiyordu ama kelimenin İbrahim için kullanıldığını duymuş ve Hanif’in iyi bir şey olduğunu düşünmüştü

Bu iddia ile ilgili Elif Arslan’ın yazdığı kapsamlı bir makale vardır. Konunun ayrıntılarını merak edenler (http://ktp.isam.org.tr/?url=makaleilh/tanitimmakale.php) adresinin arama özelliğini kullanarak Elif Arslan’ın makalesinin tümüne ulaşabilirler. Biz hanif kelimesinin Kuran’daki kullanımlarını vermekle yetiniyoruz.

2:135 Dediler ki: “Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz.” De ki: “Hayır, (doğru yol) HANİF (muvahhid) olan İbrahim’in dini(dir); O müşriklerden değildi.”

3:67 İbrahim, ne yahudi idi, ne de hıristiyandı: ancak, O HANİF (muvahhid) bir müslümandı, müşriklerden de değildi.

3:95 De ki: “Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah’ı bir tanıyan (HANİF)ler olarak İbrahim’in dinine uyun. O, müşriklerden değildi.”

4:125 İyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve HANİF (tevhidi) olan İbrahim’in dinine uyandan daha güzel din’li kimdir? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.

6:79 “Gerçek şu ki, ben bir muvahhid (HANİF) olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.”

6:161 De ki: “Rabbim gerçekten beni doğru yola iletti, dimdik duran bir dine, İbrahim’in HANİF (muvahhid) dinine… O, müşriklerden değildi.”

10:105: Ve: “Bir muvahhid (HANİF) olarak yüzünü dine doğru yönelt ve sakın müşriklerden olma,”

16:120 Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi (HANİF) ve o müşriklerden değildi.

16:123 Sonra sana vahyettik: “HANİF (muvahhid) olan İbrahim’in dinine uy. O, müşriklerden değildi.”

22:31 Allah’ı birleyen (HANİF)ler olarak, O’na ortak koşmaksızın. Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.

30:30 Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir HANİF) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.

98:5 Oysa onlar, dini yalnızca O’na halis kılan HANİF’ler (Allah’ı birleyenler) olarak sadece Allah’a kulluk etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekatı vermekten başkasıyla emrolunmadılar. İşte en doğru (dimdik ve sapasağlam) din budur.

Zulkarneyn ve Yecüc Mecüc

Sevan Nişanyan Kuran’da geçen Zülkarneyn (iki nesil sahibi) ve Yecüc Mecüc anlatılarını kavrayabilmek için Tevrat’ı bilmemiz gerektiğini iddia ediyor. Biz ise Tevrat’ı bilmenin bunları anlamayı kolaylaştıracağını değil zorlaştıracağını düşünüyoruz çünkü bahsedilen olan geçmişte olmuş bir olay değil, geleceğe dair bir anlatımdır. Şimdilik doğru anlamın gerçekleşmesini bekliyoruz;

41:53 Onun gerçek olduğu onlara apaçık oluncaya kadar onlara, ufuklarda ve kendi içlerinde ayetlerimizi (işaret ve kanıtlarımızı)göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanık olması yetmez mi?

İsa’ya İncil Verildi mi?

Bu konuda çok farklı bilgiler sözkonusu. Şimdilik bu konuyu değerlendirmeyi gereksiz buluyor ve Kuran’ın İsa’ya İncil’in verildiğine dair tanıklığını yeterli görüyoruz.

Sonuç

6:19 Sor: “Kimin tanıklığı büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda ALLAH tanıktır. Sizi ve ulaştığı herkesi uyarmak için bana bu Kuran verildi. ALLAH’tan başka tanrı olduğuna mı tanıklık ediyorsunuz?” “Ben böyle tanıklık etmem,” de ve ardından şunu da söyle: “O bir tek tanrı, ben sizin ortak koştuğunuz şeyden uzağım.”

ysncolak@gmail.com

 

 



[1] Moritz, B, “ Arap Yazısı “, İslam ansiklopedisi, I. MEB., İstanbul 1950., s. 498.

[2] Necati Akbaş, Hz. Peygamber Dönemi Kur’an’ın Yazım Tarihi, s. 21

[3] Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Usûlü, Ankara 1997, TDV yay., s. 19.

[4] Necati Akbaş, Hz. Peygamber Dönemi Kur’an’ın Yazım Tarihi, s. 21

[5] Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin Altı Orijinal Diplomatik Mektubu, s., 54-56

[6] Maşalı, Mehmet Emin, Kur’an’ın Metin Yapısı, Ankara 2004, Kitâbiyât yay., s. 30-31.

[7] Necati Akbaş, Hz. Peygamber Dönemi Kur’an’ın Yazım Tarihi, s. 23

[8] Necati Akbaş, Hz. Peygamber Dönemi Kur’an’ın Yazım Tarihi, s. 26

[9] Yedi Askı, Arap Edebiyatının Harikaları, Ankara Okulu Yayınları, s. 12

[10] Divanu Bişr b. Ebi Hazim, nşr. İzzet Hasan, Dımaşk 1976, s. 78

[11] Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin Altı Orijinal Diplomatik Mektubu, (tüm mektuplar)

[12] İbn Hanbel, “Ilel” I, 50

[13] İbn Sa’d, II, 371

[14] İbn Hanbel, “Ilel”, I, 340

[15] İbn Ebi Hatim, Takdime, s.39

[16] İbni Hişam, Siret, cilt 3-4, s.315

[17] M. El A’zami, Kur’an Tarihi, s. 51

[18] Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin Altı Orijinal Diplomatik Mektubu, s. 39

[19] Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin Altı Orijinal Diplomatik Mektubu, s. 39

[20] Çetin, M.Nihad, “Arap Yazısı”, TDV. İA., İstanbul 1991, III/279

[21] http://islamiarastirmalar.com/upload/pdf/0b320987962cfe9.pdf

[22] Edip Yüksel, Yahudileşen Sünnetçiler – 2 Mustafa İslamoğlu 19’dan Niye Kaçıyor?, 4 Eylül 2012, www.19.org

[23] Edip Yüksel, Üzerinde 19 Var, s. 185

[24] Suyuti, İbn Nakib, İbn Hazm, Şevkani, Kurtubi, İbn Atiyye, Bakillani

[25] Sünni Paradigmanın Oluşumunda Şafii’nin Rolü, M. Hayri Kırbaşoğlu, Kitabiyat, s. 186

[26] Sünni Paradigmanın Oluşumunda Şafii’nin Rolü, M. Hayri Kırbaşoğlu, Kitabiyat, s. 187

[27] Sünni Paradigmanın Oluşumunda Şafii’nin Rolü, M. Hayri Kırbaşoğlu, Kitabiyat, s. 204

Share